SEYYİT KUTUP MEZHEPSİZ Mİ?

Bu kitapta Seyyid Kutub’un masonlara nasıl maşalık yaptığını, başta Eshâb-ı kirâm olmak üzere ehl-i sünnet büyüklerine nasıl dil uzattığını, Kur’ân-ı kerimi kendi kafasına göre nasıl tefsir ettiğini, İbni Teymiyyeci ve mason Abduhcu mezhepsiz bir sosyalist olduğunu bir lâboratuar kat’iyetiyle isbat ediyoruz. Seyyid Kutub’un kitapları, mezhepsiz Mevdûdî'nin kitapları gibi Türkçeye tercüme edilirken galiz hataların çıkarıldığına şahit olduk.

     Türkçe tercümelerinde bile ne zehirler bulunduğunu okuyuculara isbat için Türkçe tercümelerini sayfa numaraları vermek suretiyle nasıl din düşmanlığı yaptığını göstermek istiyoruz.

      Bekir Sadak isimli birisi tarafından tercüme edilerek CİHAN SULHU VE İSLÂM ismi verilen kitâba bir bakalım. Seyyid Kutub, diğer mezhepsizler gibi bütün kitâplarını nakil esası üzerine değil, mutlak müctehid usûlü ile Kur’ân-ı kerîm’den ve hadîs-i şeriflerden kendi kafasına göre manalar çıkarıp yeni din kaideleri koymaktadır. Evet Cihan Sulhu ve İslâm isimli kitâba göz atıyoruz:           

      “Devletçiliğe delince, bu sahada yapılan çalışmalar henüz pek azdır, cılızdır. Ve İslâm’ın bu tarafı gereği kadar açıklanmamıştır.” C. SULHU S. 13

      Bu cümle ile İslâm’a ve İslâm âlimlerine iftira edilmiştir. Bugüne kadar hiçbir İslâm âlimi devletçiliği gereği gibi açıklamamış da Seyyid Kutub açıklıyormuş sanki Allahü teâlâ bugüne kadar devletçiliği açıklayan ve bu sahada çalışma yapan âlim ve halife yaratmamış. Başta dört halife olmak üzere, Emevî, Abbasî ve Osmanlı Halifeleri dinimizi bin küsur yıl idare etmiş,mezheb imamları ve diğer İslâm âlimleri vasıtası ile dinimiz açıklanmış, kanunlar, fetvalar hazırlanmıştır. Geçen asır yapılan MECELLE ise o kanunların, toplanmış şeklidir. Bir akâid kâidesidir ki, İslâm âlimlerini küçümsemek, kötülemek küfürdür. İslâm kâmil bir nizamdır, asr-ı saadetten beri tatbik edilegelmiştir. Çalışma yapılmamış, açıklanma yapılmamış demek, İslâm kâmil olarak hayat sürmemiş, kâmil âlimler gelmemiş demektir.

      Seyyid Kutup, sosyalist hümanistliğine dayanarak diyor ki:

     “İslâmiyet diğer dinlere nefret manasını taşıyan dinî taassubu asla kabul etmez.” C.SULHU S. 22

      İslâm’dan başka olan hıristiyanlık ve yahudilik gibi din mensubu kâfirleri sevmemek, taassup olarak gösterilmektedir. Halbuki Allah dostlarını dost, Allah düşmanlarını düşman bilmek her müslümana farzdır.

     Evet Hümanist ve sosyalist yazar Seyyid Kutup diyor ki:

     “İslâm, bütün insanlığı birbiriyle yardımlaşan bir tek birlik sayar. Hattâ İslâm’a göre bütün insanlar yek diğerine yakın bağlarla bağlı olan bir ailedir. Allah’ın adâletinden eksiksiz faydalanma babında, ırk, renk ve din ayırımı yapmadan bütün beşeriyete mutlak adâleti vâdeder.” C.Sulhu S.23

     İslâm’a göre kâfir müslüman bir âileymiş Bugüne kadar hangi İslâm âlimi böyle bir ifadede bulunmuştur? İnsanların kardeş olduğunu masonlarla hümanist sosyalistler söylemektedir. Dinimiz “Ancak müslümanların kardeş” olduğunu bildirmiştir. Evet dinimizde ırk ve renk ayırımı yapılmaz ama, DİN ayırımı yapılır. Müslümana, Zimmîye ve kâfire ayrı ayrı muamele ile emredildik. Müslümandan öşür ve zekât alındığı halde kâfir olan Zimmîden zekât değil, harac ve Cizye alınır. Müslüman zekât vermeye, namaz kılmaya cebredilir, fakat kâfirler zorlanamaz. İslâm âlimlerinin bu hükümleri mevcutken Seyyid Kutub hiç birisine iltifat etmeyerek kendi başına din kaideleri koymaktadır.

     Allahü teâlâ buyurdu ki:

    “Allah’ın dinini yaymak için, malları ile canlarını fedâ ederek din düşmanları ile cihad edenler, evlerinde ibâdet edenlerden daha üstündür.” Nisâ Suresi 95. Âyet-i kerime.

      Allahü teâlâ böyle buyururken Mısırlı sosyalist de şöyle zırvalıyor:

    “İslâm hiçbir zaman harbden gayesi zorla müslümanlığı insanlara kabul ettirmek değildir.” C. SULHU S. 32

      Seyyid Kutub bu fikirlere delil olarak hangi İslâm âlimini gösterecek diye bir sual sormayın. Delil olarak Sir T. D. Arnold isimli bir ecnebinin kitabından pasajlar veriyor. Bakınız: C. Sulhu S. 32

      Seyyid Kutub (Fizılâl) kitâbında ise mezkûr âyet-i kerimeyi açıklarken, harbin, cihadın Allah nizamını beşeri hayata hâkim kılmak için yapılmasının gerektiğini yazmak mecburiyetinde kalmış, böylece riyakârlığı meydana çıkmıştır. (Fizılâl) de de “İslâm kendisine inanmıyanları zorla davet etmez” diyor. Bir taraftan dine davet için savaş yapılmasını söylüyor. Az sonra da savaşla, zorla dine davet olmaz diyor.

      Yine Allahü teâlâ buyurdu ki:

      “Hak din olan İslâm’ı kabul etmeyen kâfirlerle cizye vermeyi kabul edinceye kadar veya Hak dini kabul edinceye kadar onlarla harb edin.” Tevbe Suresi, âyet-i kerime 29

       Dinimiz kâfirleri müslüman yapmak için cihadı emrettiği için, Eshâb-ı kirâm yer yüzüne dağılıp ölünceye kadar cihad ettiler. İstanbul’u fethetmek için kaç kere sefer yapılmıştır. Seyyid Kutub’a göre ise bütün insanlar birbirleriyle kardeştir, nasıl olur da zorla harb edilir? Kâfirleri müslüman yapmak için yapılan cihad barbarlıktır.

      Seyyid Kutub, Nisâ Suresi’nin yüzüncü âyet-i kerimesini ehl-i sünnet âlimleri gibi tefsir ederek diyor ki:

      “Kim Allah yolunda hicret ederse yeryüzünde genişlik ve bereket bulur, yolda ölürse Cenâb-ı Hak bol bol mükâfat verir.”

      Bu ifade muteber tefsirlere uygundur. Kâfir memleketlerinde kalan müslümanların İslâm memleketine hicret etmelerinin vacip olduğu açıklanmaktadır. Cihad, müslüman devletin, ordusu ile o günkü en yeni silâhlarla kâfirlerle savaşması demektir. Bir hizbin, bir derneğin, bir partinin veya masonların kontrolü altında çalışan İHVAN-I MÜSLİMİN isimli fitne şebekesinin hükûmet kuvvetlerine karşı ayaklanması ihtilâl düzenlemesi değildir. Seyyid Kutub, ileride inşaallah göreceğiz, birkaç müslümanı devamlı ihtilâle ve devlet kuvvetleriyle savaşmaya davet etmektedir. Bir memlekette müslümanlar kuvvetli ise zaten idareye hakim olur. Değilse, Seyyid Kutub gibi hareket ederek kendisiyle birlikte lider durumundaki müslümanların kanına girmek cihad değil fitnedir. Şayet o devlette yaşayamıyorsa hicret etmesi dinimizin emrettiği bir yoldur.

      Kâfir memleketindeki müslümanlar, nasıl cihad edecektir? Polisi jandarmayı öldürmekle, kilisedeki putları yıkmakla cihad olmaz. Kâfir kanunlarının müsaade ettiği ölçüde din bilgilerini her tarafa yaymak, İslâm’ın ehemmiyetini herkese anlatmak, mücahid genç ve ihtiyar sayısını günden güne çoğaltmakla gerekli cihad yapılmış olur.

     Seyyid Kutub bir taraftan müslümanlar ihtilâlci olur, ihtilâlle başa geçer derken, bu kitabında da şöyle demektedir:

     “İktidara geçmek isteyen, ancak bir tek yoldan bu makama ulaşır: Halkın mutlak arzusu ile, hür seçim yolu ile” C. Sulhu S. 119

     Tabiî hiçbir delil göstermemektedir. Veya Kûr’an-ı kerîm’den kendi anladığı manaları yazmaktadır. Ehl-i ilim bilir ki Ebubekir-i Sıddık radiyallahü anh, tayin suretiyle Ömer radiyallahü anh’ı halife seçmiştir. Hazret-i Ömer radiyallahü anh da Halife seçimini altı kişilik bir şûraya havale etmiştir. Hazret-i Osman radiyallahü anh’ı da bu altı kişilik şûra seçmiştir. Ondan sonra biatler yapılmıştır. Ancak dinimizde Mevdûdî’nin ve Seyyid Kutub’un bildirdiği gibi hür seçim yolu, modern seçim yolu yoktur. Dinimizde insanlar eşit olmadığı gibi müslümanlar da kendi aralarında bile eşit değildir. İmâm-ı Gazâlî’nin re’yi ile dağdaki çobanın veya evdeki kocakarı re’yi eşit değildir. Herkesle iştişare edilmez. Ancak ilim ehliyle, bilenler ile iştişare edilir. Mezhepsiz Mevdûdî, daha önce de açıkladığımız gibi, HİLAFET VE SALTANAT isimli kitabında “Bugünkü modern usulle seçim yapılsaydı, Hazret-i Ali kazanırdı” diyor. Zaten İbn-i Teymiyyeci bütün mezhepsizler Seyyid Kutub gibi hür seçim yolundan bahsetmektedirler.

        Seyyid Kutub iştişareye bile herkesin iştirak etmesini isteyerek şöyle diyor:

      “Meşveretin icabı, insanların işlerini tedbir ve idare hususunda hepsinin iştirakinden ibarettir.” C. Sulhu S. 120

       Âlim, cahil, sâlih, fâsık ayırt etmeden, eşitlik esası üzerine herkesi davet et. Bu sapık fikri de İslâm’a mal et.

       Bilindiği gibi Seyyid Kutub önceleri sosyalist idi. Ancak bir kimsenin öncelerinin sosyalist olması onu kınamayı gerektirmez. Fakat Seyyid Kutub, dinimizi sosyalist açıdan anlatmakta, marksistliğin tesirinden kurtulmadığı ve hâlâ sosyalistliğinin devam ettiği görülmektedir. Zekât mevzuunda ise marksistliğini gizleyememektedir.

      Zekât nedir? Zekât, malın belli bir kısmını Kur’ân-ı kerîm’de bildirilen yedi sınıf müslümana vermektir. Hanefi mezhebinde ise bu yedi sınıftan bir sınıftaki müslümana vermekle de farz yerine gelmiş olur. Zenginin zekâtını, fakirin eline vermesinin lâzım olduğunu bütün ehl-i sünnet âlimleri bildirmektedir. Meşru hükûmet, yani şer’i hükûmet fakirin vekili olarak zekâtı alır, fakirlere dağıtır.Hükûmet aldığı zekât parası ile yol köprü yaptıramadığı gibi hiç bir hayır kurumuna da veremez. Zekât yalnız yedi sınıf insanın hakkıdır. Kur’ân-ı kerim’de bildirilen bu hakkı hiçbir mezhepsizin değiştirmeye hakkı yoktur.

      Hadis-i şerifte zekâtın fakir akraba varken başkalarına verildiği takdirde, zekâttan sevap alınamıyacağı, makbul bir zekat verilmiş olmayacağı bildirilmektedir.

       Hal böyle iken marksist ruhlu Seyyid Kutub çıkıyor şöyle diyor:

       “Şurası bir gerçektir ki, ZEÂT adını taşıyan bu vergiyi, her vergiyi tahsil ettiği gibi, ancak devlet tahsil eder. Ve yine cemiyetin ihtiyaç ve şartlarına göre değişebilen belirli bir usûl dahilinde sarfedilmesi ile vazifeli olan da devlettir.” C. Sulhu S. 152

      Zekât, yedi sınıf insanın ve fakirin hakkıdır. Cemiyetin ihtiyaçlarına sarfedilemez. Sarfedilmesi dört hak mezhebe aykırıdır, mezhepsizliktir. Hazret-i Ebu Bekir-i Sıddîk radiyallahü anh, zekât vermeyenlerden zorla almak istediği ve alınacak zekâtın da Kur’ân-ı kerîm’de bildirilen yedi sınıf müslümana verileceği bildirilmektedir

      Sosyalist Kutub’un şeriatı tahrif edici ifadesi de şöyledir:

      “Yine devlet, ordu kurmak ve onu silahlandırmak için, az olsun, çok olsun, her servetten % 2,5 nisbetinde bir vergi alınmasını mecburî kılan bir kanun va’zetse ve bu vergiden gelen varidatı umumî sarfiyat bölümlerinden askerin masrafına tahsis etse, vay efendim, asker dilencilik etme durumuna düşürüldü, şan ve şerefi ayaklar altında çiğnendi mi denecektir?” C. Sulhu S. 152-153

      Dinimizde yeni kanunlara ihtiyaç yoktur. Hangi servetten ne miktar zekât, öşür alınacağı bellidir. Bir kere mezhep imamlarımızın bildirdiğine göre her servetten zekât alınmaz. Her servetin bir limit noktası vardır. Az olsun çok olsun denemez. Şeriat ve mezhep imamları bu ölçüyü koymuştur. Hiçbir devlet bu ölçülerin dışına çıkamaz. Havaciyeyi asliye denilen ihtiyaç eşyası zekâta tâbi değildir. Zekât her servetten % 2,5 alınmaz. Saime hayvanların zekâtı verilir.Yük taşımak için, yün için beslenen hayvanların zekâtı verilmez. Deve zekâtı beşte birdir. Yani  % 20’dir. Sığır zekâtı otuzda birdir. Fakat otuzdan miktar arttıkça verilecek zekât durumu da değişmektedir. Koyun zekâtı kırkta birdir. Koyunun miktarı arttıkça nisbet de değişmektedir. At hayvanı için nisap yoktur. Her at için bir miskal altın verilir.

       Belli bir kilodan sonra öşür vermek farz olur. Hayvan gücü, dolap vesaire ile sulanan arazilerde öşür %5 iken salma su ile sulanan arazilerde öşür %10’dur. Seyyid Kutub’un dediği gibi her servetten % 2,5 alınmaz. Şeriatın bildirdiği hudutlardan dışarı çıkılmaz. Seyyid Kutub mezhep imamlarının  bildirdiği hükümleri şeriat kabul etmeyip kendi aklını şeriat kabul ettiği için böyle saçmalamakta, az olsun, çok olsun her servetten % 2,5 vergi alınmak için kanun konabileceğinden bahsetmektedir. Şeriat, binek için olan, yük taşımak için olan hayvanını zekâtı olmaz derken Seyyid Kutub her servet tabirini kullanmaktadır. Sonra İslâm nizamında kanunlar va’zedilmez. Bütün kanunlar Allahü teâlâ tarafından va’zedilmiş olup, ehl-i sünnet âlimlerince de açıklandığı için yeni bir kanuna, Seyyid Kutub’un dediği gibi % 2,5’luk bir vergiyi mecbur kılacak bir kanuna ihtiyaç yoktur. Şeriat hükûmeti mevcut şeriat kanunlarını tatbik etmekte yükümlüdür.

       Yine C. Sulhu kitabının 153. sayfasında aynı hezeyanı savurmakta, “Zekât bir elden çıkıp diğer ele geçen ferdî bir ihsan ve sadaka değildir. Eğer bugün bazı kimseler, mallarının zekâtını bizzat kendi elleriyle ayırıp yine kendi elleriyle dağıtıyorsa, bu İslâm’ın farz kıldığı bir şekil ve nizam değildir.” Diyebilmektedir. Halbuki yeminle bildirilen Hadîs-i şerifte fakir akraba varken başkalarına verilen zekâtın makbul olmayacağı bildirilmektedir. Müslüman bir kavim zekâtını vermezse şeriat hükûmeti, bunu zorla alır, fakirlere verir. Eğer halk zekâtını veriyorsa devlet bunu alamaz.

     Seyyid Kutub, C Sulhu kitabının 149. sayfasında zekâtı verilmiş olan malın tevadülden çekilmesini, saklanmasını suç kabul etmektedir. Halbuki zekâtı verilmiş olan mal ne kadar saklanırsa saklansın sahibine zarar vermez. Hadika’da bildirilen Hadîs-i şerifte “Mallarınızı zarardan zekâtını vermek suretiyle koruyoruz.” buyurulmaktadır. Yine Hadîs-i şerifte “Zekâtı verilen mal, saklanmış mal sayılmaz” buyurulmuştur. Bu hadîs-i şerif Menavi’de zikredilmektedir.

      Seyyid Kutub şeriat dışı bu saçmasına delil olarak şöyle bir hadîs-i şerif yazmıştır:

      “Para ve külçe halinde altın ve gümüş toplar da, onu alacaklısına vermek üzere hazırlamaz ve Allah yolunda sarfetmezse, topladıkları kıyamet gününde kendisinin dağlanacağı biriktirilmiş mal olur.”

      Hadîs-i şerife kaynak göstermediği için ifadenin bu şekil olup olmadığını bilmiyoruz. Ancak bu hadîs-i şerif de kendi aleyhinedir. Şöyle ki, Hadîs-i şerifte şöyle denilmektedir: Bir insan parasını toplar da alacaklısına vermezse, Allah yolunda sarf etmezse yani Allah’ın farz kıldığı zekâtı vermezse, Allah’ın farz kıldığı Hacca gitmezse, toplanılan mal biriktirilmiş mal olur. Hadîs-i şerif’ten de anlaşılacağı üzere zekâtı verilen mal biriktirilmiş mal değildir. Zaten bu manadaki hadîs-i şerifi de yukarıda zikrettik. Tabii hadîs-i şerifi kendimiz açıklamadık. İslâm âlimlerinin kitaplarından aldık. Yukarıda Menavi’de bildirilen hadîs-i şerif Taberani’den alınmıştı.

      Şeriatın emirlerinin kanun şeklini aldığı Mecellede, Dürrülmuhtarda ve hadîs-i şerifte, bir kimsenin şahsi malının onun rızası olmadan alınamıyacağı, kullanılamıyacağı bildirilmektedir. Fakat Marksist ruhlu Seyyid Kutub yine C. Sulhu kitabında şöyle demektedir:

     “Devlet şahsi mülkiyetten ihtiyacını gerektirdiği kadar iade etmemek üzere alır ve toplumun umumî ihtiyaçlarına sarfeder.”

      Halbuki şeriat hükûmeti, tebaasındaki müslüman ve zımmîlerin mal, can ve ırzlarını korumakla vazifelidir. Şahsî mallarını almaya hakkı yoktur. Devletin umumî ihtiyaçları ancak Beytülmal’dan sarfedilir. Bu bakımdan Beytülmal har vurup harman savurulmaz, kaynakları kurutulmaz. Ondan tüyü bitmemiş çocuğun hakkı vardır. Beytülmal ile sosyalist devlet hazinesi bir değildir. Halkın elinden şahsî malını almak bâtıl sistemler içerisinde sadece komünizmde vardır. Seyyid Kutub’un kapitalizm düşmanlığı komünizm hayranlığını doğurmuş demek...

     Seyyid Kutub hiçbir muteber İslâm âliminden nakil yapmadan kendi kafasına göre yazıyor. Sonunda da şöyle diyor:

     “İşte İslâm budur.” C.Sulhu S. 150

     Seyyid Kutub, 149. ve 150. sayfalarda şahsî mülkiyetin sınırsız bir hak olmadığından bahsederek devletin tasarruf hakkının daima mahfuz bulunduğunu zikretmektedir.

     Komünistler gibi devamlı şahsî mülkiyete devletin el koyabileceğinden bahsetmektedir. Şeriat hükûmeti, gayrî meşru kazançları bile sömürücünün elinden aldıktan sonra, sahibini bulup ona vermek mecburiyetindedir. Sen bunu gayri meşru kazandın diye önüne gelenin malın alıp sağda solda ve sahibini araştırmadan, millet menfaatinde kullanamaz.

      İslâm nizamında zalim olan hükûmete bile isyan edilmez. Hadîs-i şeriflerde şöyle buyuruldu.:

      “Emire isyan eden kimseye Cennet haramdır.”

      “Başınızdaki emir, Habeşi köle de olsa itâat ediniz.”

      “Âdil olsun, zâlim olsun, her emîrin emri altında cihad edin.”

      “Fâsık, fücur, her imamın –her emirin- arkasında namaz kılın.”

      Son hadîs-i şerifi Ebussuud Efendi, şöyle açıklamaktadır. Devlet reisi fâsık da olsa, zâlim de olsa fitneye sebep olmamak için onun arkasında Cuma namazı kılın. Mahalle imamları fâsık ve zalim olurlarsa onların arkasında namaz kılınmaz.

       Emir fâsık olursa, zulm yaparsa ona isyan etmek, ihtilâl yapmak caiz değildir. Şeriatın bildirdiği şekilde emr-i ma’ruf yapılır. Emr-i ma’rufu yapmak ise her müslümana vacipdir.

      Hadîs-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

     “En kıymetli cihad, zâlim sultan karşısında, hakkı söylemek, doğru yolu göstermektir.”

     Bu İslâm nizamındadır. Küfür nizamında emr-i ma’ruf yapıyorum diye her önüne gelen, küfrün kanunlarını çiğneyerek devlet reislerine hakkı tavsiye etmeye kalkması fitnedir. Küfrün kanunlarının boşluk noktalarından istifade ederek hakkı tavsiye etmek ise cihaddır.

     Hal böyle iken Seyyid Kutub, C. Sulhu kitabının 163. sayfasında İslâm’da ihtilâl ruhunun bulunduğunu, yani müslümanların haksızlık ve zulüm karşısında ihtilâl yapmalarının gerektiğini belirterek şöyle söylemektedir:

     “Bu ihtilâlin muvaffak olmasını sağlamak için, müslümanlara cihadı farz kılması da zarurî idi.”

       Zarurî olan burada kimdir? Elbette cihadı farz kılan Allahü teâlâ. Hâşâ Allahü teâlâ’nın hiçbir iyiliği emir, kötülüğü nehyetmesi zarurî değildir. İhtilâlde muvaffak olmak için cihadın farz kılınması zarurî imiş. Allahü teâlâ cihadı farz kılmazdı da başka yollardan kâfirleri müslüman edemez miydi? Allahü teâlâ’yı bir şeyi yapmaya mecbur kılmak, zarurî kılmak küfürdür.

     Seyyid Kutub, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem Efendimizin kâfirlerle yaptığı anlaşmaları unutarak şöyle demektedir:

     “İslâm, yeryüzünde zulmeden hiçbir kuvvetle mütareke yapmaz, yapmamakla mükelleftir.” C. Sulhu S. 165

      Şu kâfirlerle ittifak edeyim de öbür kâfiri yeneyim. Bilâhire bu kâfiri de yenmeye çalışırım demek, Seyyid Kutub’a göre caiz değildir. Hatta yakında Türkiye’ye gelen Muhammed Kutub, İslâmî olan bir partinin gayrî İslâmî olan partilerle koalisyon yapması caiz değildir diye fetva verip gitmiş. Kutublar gibi sosyalist ve mezhepsiz kargaları kılavuz yapanların burunları pislikten kurtulmaları mümkün mü?

     Seyyid Kutub da diğer mezhepsizler gibi kitaplarının çeşitli yerlerinde İslâm düşüncesi tâbirini kullanmaktadır. Meselâ C. Sulhu’nun 167. sayfasında da bu tâbiri kullanmaktadır.

     Dikkat edilmişse bütün mezhepsizler, İslâm düşüncesi, İslâm nazariyesi, İslâm teorisi, faiz nazariyesi gibi tabirler kullanmakta ve kitaplar yazmaktadırlar.

     İbn-i Teymiyyeyi büyük bir âlim olarak gören Diyanet Reisi bile Kur’an’da evrim teorisinden bahsetmektedir.

     Düşünce, nazariye, teori gibi ifadeler şüpheyi gerektirir. Mutlak bir hükmü belirtmez. İslâm ise kesin hükümdür. Faiz nazariyesi değil, faiz hükmü denir. İslâm düşüncesi denilmez, İslâm şeriatı gibi kesin bir ifade kullanmak gerekir.

     Mezhepsizlerin tesiri altında kalan birçok müslüman gazetecilerimiz bile İslâmî görüş tabirini kullanmaktadırlar. İslâm’da görüş yoktur. İslâm’da hakikat vardır, kesin hüküm vardır.

     Seyyid Kutub, C. Sulhu kitabının 179. sayfasında şer kuvvetlerle karşılaşınca tek başına bunlarla savaşmak gerektiğini yazmaktadır. Hep mi savaşacağız? HENDEK harbinde olduğu gibi hiç mi siperlenmiyeceğiz? Yenilmiyeceği oldukça belli olan bir şer kuvvetin üstüne gitmek, kendini tehlikeye atmak demek değil midir? Âyet-i kerime ile bu yasak edilmemiş midir? Bir kişisin, bin kişinin üzerine git, öldürüldükten sonra da bu ahmağa şehit ünvanını ver, hangi kitapta var bunun yeri?

     Seyyid Kutub, maalesef bunu yapmıştır. Filizlenen islâmî hareketin tamamen söndürülmesine sebep olmuştur. Mısır’a gidenler bunun acı izlerini görmüşlerdir.

     Hadîs-i şeriflerde şöyle buyuruldu:

     “Fitne uykudadır, uyandırana lânet olsun.”

     “Zâlimin zulmünü değiştiremeyen, oradan hicret etsin.”

     Fitne çıkarmaya cihad demek, hicrete ise firar demek, mezhepsizlerin taktiğidir. Fitne çıkarmanın adam öldürmekten daha büyük günah olduğu Kur’ân-ı kerîm’le sabittir. Hicret ise sünnettir. Sünneti küçümseyen ise kâfirdir.

     Seyyid Kutub bu sapık fikirlerini sadece C. Sulhunda değil, bütün kitaplarında yazmaktadır. Şu anda elimizde İslâmî Etüdler isimli bir kitabı var. Hasan Beşer isimli birisi tarafından tercüme edilmiş, ikinci baskısından bazı pasajlar verelim:

     “Diktatörlerin ve taşkınların yüzüne durarak haykırmayanlar, ya bir büyük günah işliyorlar, ya münafık oldukları için böyle davranıyorlar.” İ. Etüdler S. 34

     Zaman ve zemin icabı zalim bir hükümdara haykırmamanın büyük bir günah olduğu veya münafıklık olduğu hangi muteber kitapta yazılıdır?

     İslâmiyet ne değilmiş, bakalım Seyyid Kutub ne diyor:

     “Dualar mırıldanmak, tesbih  tanelerini şıkırdatmak, Aman Allah’ım sen koru, sözlerine dayanmak, gökten hayır, doğruluk, hürriyet ve adalet yağacağına güvenmektir.” İ. Etütler S. 35

      Tekrar edelim, neler İslâmiyet değilmiş:

      1- Dua etmek 2- Tesbih çekmek 3- Aman Allahım sen koru sözlerine dayanmak 4- Yapılan dua vasıtası ile gökten hayır vesaire yağacağına güvenmek.

      1- Allahü teâlâ ve Peygamber aleyhisselâm duayı emrediyor. Seyyid Kutub bunlarla alay ediyor. Halbuki dua mü’minin silâhıdır. Dua hakkında dinimizin emri şudur:

      “İslâm âlimlerinin çoğuna göre duayı inkâr eden kâfir olur.” Feteva-i Fıkhiyye S.149

      2- Âyeti kerime ve hadîs-i şerîflerle tesbih çekmek hem emrediliyor, hem de övülüyor. Tesbih söylemek için çekilen tesbih aleti ise sünnettir. Şıkırdatmak tabirini kullanarak, sünnet olan tesbihle alay ediyor S. Kutub. Halbuki sünnetle alay küfür değil midir?

      3- Aman Allah’ım sen koru sözlerine dayanmak Allahü teâlâ’nın emridir. Allahü teâlâ’nın emri ile alay etmek küfürdür.

      4- Yapılan dua vasıtası ile gökten hayır yağacağına güvenmek, tevekkül etmek müslümanlık değilmiş. Allahü teâlâ dilerse gökten rızık da yağdırır, hayır da yağdırır, mezhepsizlerin başına taş da yağdırır. Asıl mutlaka yağmayacağına (Allahü teâlâ’nın yağdıramayacağına) inanmak küfürdür.

     Seyyid Kutub, diyor ki, duayı falan bırakın, şöyle tedbir alın, böyle çalışın, işte o zaman mücadeleyi kazanırsınız. Tedbir almak, öyle çalışmak, sebeplere yapışmak dinimizin emridir.Ancak bunları kâfirler de yapmaktadır. Biz müslüman olarak hem tedbir alacağız, sebeplere yapışacağız, hem de dua ve tevekkül edeceğiz. Dua eden bir kimsenin tevekküle inanan şahsın tedbir almayacağını söylemek ahmaklıktır. Dua edip de hiç sebeplere yapışmayan olur mu?

    Kırkyedinci sayfada ise İslâmiyetin, cemiyetin fertleri arasında hiçbir fark gözetmeden hepsine aynı eşit hakkı teminat altına almasını emrettiğini yazıyor. Daha önce de yazdığımız gibi İslâm herkese aynı gözle bakmaz. Müslümana baktığı gibi kâfire bakmaz.

    İctimaî ahlâk eğitiminde yüce ve ilgi çekici idealin ne olduğunu sorduktan sonra şöyle diyor:

      “Bazıları bunu milliyetçilik onuru, bazıları da insanî kardeşlik olmasını düşünürler. Her ikisi de saygı değer yüce idealistlerdir.” (i. Etütler S. 61)

       Acaba milliyetçilik onuru Seyyid Kutub’un dediği gibi yüce bir ideal midir? İnsanî kardeşlik mi yoksa İslâmî kardeşlik mi? Yazının devamında ben şu ideali tercih ederim diyor. O sevginin ne olduğuna baktık.Allah uğrunda sevgi imiş. Allah uğrundaki sevgi ne ile mukayese kabul eder ki? Ben ikinciyi tercih ederim diyor.

      Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı kerîm’inde Hak dinin, doğru dinin ancak İslâm dini olduğunu beyan ederken içtimaî tesanüdün tahakkuku için diğer dinleri de İslâm dîni seviyesine çıkarmaktadır:

      “Arap ülkelerindeki içtimaî tesanüdü tahakkuk ettirmek için dini inançları ahlâki eğitimin esas kaidesi olarak, almaya azmettiğimiz zaman bu ülkelerde revaçta olan –yalnız İslâm değil- bütün dinlerin bize yardımcı olacaklarını göreceğiz.” İ. Etütler S. 63  

     Kutub, bu cümlesinde ne diyor? Dinî inançları, ahlâki eğitimin esas kaidesi olarak aldığımız zaman, bize yalnız İslâm değil diğer dinler de yardımcı olacaktır, diyor. İçtimaî tesanüdün tahakkuku için İslâm kâfi gelmiyormuş gibi diğer dinleri de zikretmektedir. Hak olan İslâm varken, bâtıl olan dinlerden nasıl yardım beklenir ki? Hakk’ın kâfi gelemiyeceğini mi zannetmektedir?

     Bilindiği gibi komünizm de mal, cemiyetin mülküdür. Dinimizde ise şahsî mülkiyet vardır. Herkes mülkünün sahibidir. Ancak şahsın, zekâtı ve uşuru Cenab-ı Hakk’ın gösterdiği yerlere, bildirdiği kadar, verme mecburiyeti vardır. Bunun dışında kimseye sadaka vermek, ödünç vermek mecburiyetinde değildir. Ama sevap kazanmak isteyen dilediği yerlere dilediği kadar hayır vermekde serbesttir. Hal böyleyken Seyyid Kutub, müslümanlığı komünistlik sanarak şöyle diyor:

    “Aynı zamanda, mal cemiyetin mülkiyetinde olduğundan ve ferdin vazifesi ondan yararlanmaktan öte gitmediğinden, cemiyetin başka fertlerinin de bu mala ihtiyacı olduğundan yahut yararlanmak istediklerinde içtimaî tesanüdü tahakkuk ettirmek bakımından ferd onlara faizsiz borç vermekle mükelleftir.” İ. Etütler S. 74

     Seyyid Kutub bu cümlesinde neler söylüyor?

     1- Mal cemiyetin mülkiyetindedir demekle komünistler gibi şahsî mülkiyeti yani özel serveti kabul etmemektedir.Etmiş olsa idi, mal cemiyetin mülkiyetindedir diyemezdi.   

     2- İçtimaî tesanüdü tahakkuk ettirmek için zenginler fakirlere borç para vermekle mükellefmiş.                                                            

      Dinde kaide koymak yalnız Allahü teâlâ’nın hakkıdır. Ondan sonra Allahü teâlâ’nın emirlerinden kaide çıkaran da Peygamber aleyhisselâmdır. Ondan sonra da Kitap ve Sünnetten hüküm çıkaranlar müctehid imamlardır. Kitapta, Sünnette ve Kıyas-ı fukahada kimsenin ödünç verme mecburiyeti yoktur. Bir ferdi ödünç vermeye mecbur etmek, zulüm olur, gasb olur.

      İçtimaî tesanüdü tahakkuk için ödünç verme mecburiyeti koymak hangi dinde vardır ki? Allahü teâlâ’nın emrine uyulduğu kaidelere uyulduğu zaman içtimaî tesanüd tahakkuk etmiş olur. Dinimizin koyduğu kaideler ne eksiktir, ne de fazla... Oturup roman yazar gibi kitap yazılacağına senet âlimlerin koyduğu kaideler nakledilmiş olsaydı ne kadar isabetli olurdu. Öyle âlimlerden nakil Seyyid Kutubun onurunabyakışır mı? Onlar âlimse Seyyid Kutup da âlimdir. Aklına geleni yaz. Dine uymuş uymamış orası mühim değil, sosyalistliğe ve hümanistliğe uysun gerisini boşver. Böyle bir zihniyetle kitap yazılırsa bu elimizdeki kitaplar gibi olur.

      Zekât, malın belli bir kısmını Cenab-ı Hakk’ın bildirdiği yedi sınıf müslümana  vermektir.Mezhebimizde bu yedi sınıftan yalnız birisine de verilebilir. Zengin zekâtını fakirin eline vermesi lâzımdır. Zenginin fakiri görmesi de lâzımdır. Bütün mutemed din kitaplarında böyle yazmaktadır. Uşurları ve diğer üç çeşit zekât malını meşru olan hükûmet alır. Fakat hükûmet de bu zekât paralarını sağa sola harcayamaz, yol, köprü yaptıramaz. Aldığı zekâtı yalnız fakirlere dağıtır.

    Seyyid Kutub ise yukarıda bildirdiğimiz İslâm âlimlerinin hükümlerine ters olarak kendi kafasına göre her çeşit zekâtı devlete aldırıyor sonra da şöyle diyor:

     “Zekât, elden ele verilen ferdi bir bağış, faziletlinin muhtaca uzattığı bir yardım değildir.” İ. Etütler S. 75

      Bir zengin, zekâtını hadîs-i şerifte ve fıkıh kitaplarında bildirildiği şekilde, fakir akrabasının eline verse, Seyyid Kutub’a göre bu şeriata uygun değildir. Dinimizin koyduğu hükmü beğenmeyene ne denir?

     Seyyid Kutub da diğer mezhepsizler gibi, dinimizi vahy-i ilâhi olarak kabul edemiyor, kesin hükümler topluluğu olarak inanamıyor. Dinimizi bir teori olarak kabul ediyor. Bilindiği gibi teori veya Arapçası nazariye demek, henüz kesin olmayan, düşünce alanında kalan bilgi demektir. Piyasada bile mezhepsizler tarafından yazılmış, Faiz Nazariyesi, İslâm Nazariyesi gibi kitaplara rastlanır. Sayın Süleyman Ateş bile, evrim nazariyesinin Kur’an-ı kerîm’de bulunduğunu iddiâ etmektedir. Hâşâ Kur’an-ı kerîm’de nazariye olduğu Diyanet Reisi gibi ehil(?) bir kimse tarafından da söylenmiş olması mezhepsizler için kâfi delil olamaz mı? İslâm nazariyesi, İslâm sosyalizmi, İslâm faşizmi, İslâm Felsefesi gibi terimler mazaallah dinimizde şüpheyi gerektiren ifadeler olduğu için İslâm Şeriatına sıkı sıkıya bağlı ehl-i sünnet mensupları tarafından kullanılmamaktadır.

      Seyyid Kutub İslâm’a nazariye dediği gibi diğer bâtıl sistemleri de kuvvetli nazariye olarak vasıflandırmaktadır. Yani bâtıl sistemler de nazariye, İslâm da nazariye. Hiç İslâm dini bâtıl nazariyeler ile mukayese edilebilir mi? Mezhepsizler diyorlar ne dersiniz?

      Evet Seyyid Kutub’un, İslâm’ı nazariye, insan düşüncesi zanneden cümleleri şöyledir:

      “Bugün onları Peygamber (S.A.)’in zamanında yapmış olduğu şekilde, kısa ve mufassal bilgilerle İslâm’a davet etmemiz asla kifayet etmez. O devirde bugünkü gibi İslâm nazariyesi karşısında duran teferruatlı içtimaî nazariyeler yoktu.” İ. Etütler S. 82

      Bu cümlede kaç tane azim hata vardır?

       1- Bâtıl sistemler, teferruatlı içtimaî nazariyeler olarak zikredilmektedir.

       2- Dinimiz ise, İslâm nazariyesi olarak gösterilmekte, teferruatlı veya teferruatsız olup olmadığı zikredilmektedir.

             3-     Peygamber aleyhisselâm ile ashâb-ı kirâmın davet şekli kifayetsiz bulunmaktadır.

 İslâm’a davet bir ibadettir. Her ibadette olduğu gibi bunda da en kâmil daveti şüphesiz Peygamber aleyhisselâm yapmıştır.

       En kâmil namazı peygamber aleyhisselâm kılmış ve kıldırmıştır. En kâmil ezan onun asr-ı saadetinde okunmuştur. Bunun aksini hiçbir mezhepsiz iddia edemez. Ne var ki aksini iddia eden mezhepsizler çıkıyor. Diyorlar ki, asr-ı saadette teyp olsaydı, Bilâl-i Habeşi hazretleri teybe ezan okur, teypten ezan hoparlöre verilir, herkes duyardı. Mukabelelerin teyple okunması ve namazın hoparlörler ile kıldırılması gibi işleri Peygamber aleyhisselâmın severek yapacağını iddia ediyorlar ve bunun için Peygamber aleyhisselâmın kıldırdığı namaz hoparlörle kıldırılan namaz kadar kâmil değildir diyorlar.

     Şurası muhakkaktır ki, Peygamber aleyhisselâm çeşitli mucizeler göstermiştir. Eğer hoparlörle kılınan namaz kâmil namaz olmuş olsaydı, Cenâb-ı Hak bu nimeti Peygamber aleyhisselâma da nasip ederdi.

      Peygamber aleyhisselâmın bildirdiği ibadet tarzından başka şekilde ibadet etmek bid’attır, reformdur.

      Şimdi merak ediyoruz acaba Seyyid Kutub’u müdafaa eden hangi mezhepsiz çıkacak da nazariye şeriat demektir, İslâm nazariyesi ise İslâm şeriatı demektir gibi gülünç ve saçma bir iddiada bulunacaktır.

      Seyyid Kutub laik ve hümanist bir düşünce tarzından hareket ederek bütün bâtıl ve muharref dinlere de hürriyet verilmesini istiyor. Mutlaka bir inanç hürriyetinin verilmesini savunuyor. Kendi savunması bir şey değil, İslâm böyle emrediyor diyor. Hangi dinden olursa olsun bütün vatandaşlar imtiyazsız olarak aynı haklara sahiptirler diyor. Ahmet Gürtaş gibiler ise nedense böyle bir mezhepsizlik, dinsizlik karşısında susuyor da mezhepsizlik olduğunu söyleyenlere karşı ateş püskürüyor.

      Evet Seyyid Kutub şöyle diyor:

      “Marksizm, dünya çapında bir nizama davet ettiğini iddia eder. Fakat hangi nizam olursa olsun inanç hürriyetini sağlamadıkça ikame edilemez.” İ Etütler S. 84

      Kendisi Kaddafi gibi sosyalist olduğu için Marksizm’in dünya çapında bir nizama davet ettiğini söylemesi yadırganamaz. Fakat hangi nizam olursa olsun ifadesinin içinde İslâm nizamı da vardır. Olduğunu zaten az ileride kendisi de açıklamaktadır. İslâm inanç hürriyetini sağlar diyor. İşte Seyyid Kutub’un bu cümleleri:

     “Biz bütün inançları aynı eşitlikle ve hürriyetle gölgesinde ilerliyebileceği bir nizama davet ederiz. Bu nizamda inanç hürriyetini korumak devletin ve müslüman cemiyetin zarurî vazifesidir. Hem bu nizamda gayri müslimler şahsî hallerinde kendi dinlerine intisap edebilirler. Bütün vatandaşlar imtiyazsız olarak aynı haklara sahip, aynı kanunlara bağlı ve eşit mes’uliyetlerle yüklüdür.” İ. Etütler S. 85

       Allah katında tek din, hak din, gerçek din yalnız İslâmiyettir. Bu bakımdan Seyyid Kutub’un dediği gibi bütün inançlar aynı eşitliğe ve aynı hürriyete sahip değildir. İslâm nizamında bir müslim ile bir gayri müslim imtiyazsız olarak aynı haklara sahip değildir. Eşit mes’uliyetlerle yüklü değildir.

      İslâm nizamında müslümanlar, namaz kılmakla ve zekât vermekle yükümlüdür. Fakat İslâm nizamında yaşayan gayri müslimler, yani zimmîler ise namaz kılmakla ve zekât vermekle yükümlü değildir. Onlar sadece haraç verirler. Kanunlar eşit olarak uygulanmaz. Fasığın şahitliği kabul olmadığı gibi kâfirin de şahitliği muteber değildir. Zimmîler İmam olamadığı gibi Halife de olamaz. Hâkim de olamaz. Daha birçok görevler bunlara verilmez. Nerede imiş o eşit hükümler? Seyyid Kutub salâhiyetli bir İslâm âliminden nakil yapmadan kendi kafasına göre eşit mes’uliyetlerle kâfirlerin yüklü olduğunu söylüyor. Müslim ve gayri müslimlere ayrı kanunlar tatbik edilir. Üç hak mezhepte namaz kılmayan müslümanlar öldürülür, fakat kâfirler öldürülmez, tabii zimmî olan kafirler. Seyyid Kutub kendi kafasına göre yeni bir din kuruyor, yerli mezhepsizler de bu sapık kitapların yayılmasına önayak oluyorlar. Bazı müslümanlar da maşa olarak kullanılıyor, fakat farkında değiller. Müslüman gençlik zehirleniyor. Seyyid Kutub nakil esası üzerine hareket etmiyor. İslâm âlimlerine göre yazmıyor. Belli bir hak mezhebe göre yazmıyor. Kitap ve sünnetten kendi aklına göre hükümler çıkarıyor. Bu hükümler dört hak mezhepten birisine uysun veya uymasın farketmez. Kâfire de müslümana da aynı kanunları eşit olarak tatbik ettiriyor. Namaz kılmayan kâfir dört mezhebe göre de dövülüp öldürülmez. Üç hak mezhebe göre namaz kılmayan müslümanlar öldürülür. Hanefi Mezhebine göre ise hapsedilir ve dövülür. Seyyid Kutub’a göre ise mezhep ve din farkı gözetmeden kanunlar eşit tatbik edilirse mezhepsizlik olur. Seyyid Kutub namaz kılmayan kâfiri öldürürse zulmetmiş olur. Namaz kılmayan müslümanı öldürürse, Hanefi mezhebine göre yine zulmetmiş olur. Namaz kılmayan müslümanı öldürmezse, Şafii mezhebine göre ve diğer iki hak mezhebe göre yine zulmetmiş olur. Yani namaz kılmayan müslümanları öldürmek veya öldürmemek de zulüm oluyor. Nasıl olur? İslâm nizamında mezhepler vardır. Dört hak mezhep vardır. Bunlara göre hükmedilir. Hâkim bu mezheplere göre hüküm verir. Bütün insanlara bir mezheple hüküm verilirse zulüm olur. Şafiî mezhebine göre bir adama hanımını boşa diye zorlasalar o da ölüm korkusu ile boşadım dese, sonra o hanımı ile bir yaşamaya devam etse, Hanefiye göre bu zina olur. Şafiî mezhebine göre ise zina olmaz. Buna hanefi muamelesi yapılırsa zulüm olur. Keza Hanefiye de Şafiî muamelesi yapılırsa yine zulüm olur. Seyyid Kutub kitaplarını belli bir mezhebe göre yazmamıştır. Seyyid Kutub’un bazı fikirleri Şafiîye uyar, bazıları Hanefiye uyar, bazıları da Vehhâbiliğe uyar. Bazıları Rafiziliğe uyar. Bazıları ise sosyalistliğe uyar, bazıları ise dinsizliğe uygundur. Halbuki bir kimsenin yazdığı kitapları hep bir mezhebe uysa, bir tanesi başka bir hak mezhebe uysa mezhepsizlik olur. Bunu Karaman’a Açık Mektup isimli yazımızda vesikası ile zikrettik. Seyyid Kutub’un ise hangi mezhebe göre yazdığı meçhuldür. İncelendiğinde bazen hak mezheplere uyduğu yerleri oluyor,bazen hümanistliğe ve sosyalistliğe uyan yerleri oluyor. Vehhâbiliğe ve diğer sapık mezheplere hiç uymasa dört hak mezhebe uysa, bazen buna göre, bazen öbürüne göre uysa yine mezhepsizlik olur. Tek mezhebe uygun olması şarttır.

      Müslüman devlet inanç hürriyetini korumaya mecburmuş. Şimdi komünistler de fikir hürriyetinden bahsediyorlar. İslâmiyette hâşâ fikir hürriyeti yoktur. Herkes düşündüğünü söylemeye yetkisi yoktur. Meselâ İslâm nizamında bir müslüman çıksa, namaz miktarını azaltalım derse, mürted olur ve derhal öldürülür. Mezhepleri kaldıralım dese yine mürted olacağı için hemen öldürülür. Kimse İslâm’ın koyduğu kanunlara aykırı konuşamaz. Müslüman birisi çıkıp da şarap serbest olsun diyemez.Böyle bir hürriyeti yoktur. Solcuların yasalaştırdığı gibi kimse çıkıp da süt kardeşi ile evlenmeyi teklif edemez. Seyyid Kutub’un dediği gibi dinimizde böyle fikir hürriyeti yoktur. Keza zımmî de kendi dinini söyler, fakat müslümanın kanunlarına karışamaz. Şeriatın hükümlerini değiştirmek için herhangi bir teklifte bulunamaz. Bunlar dört hak mezhepde de yoktur. Hattâ Vehhâbilikte bile yoktur. Rafizilikte bile yoktur. Seyyid Kutub bu fikri sosyalistlerden mi öğrendi acaba?

      Seyyid Kutub biz insanları şuna çağırırız, biz insanlara şöyle deriz, gibi ifadelerde bulunuyor. Biz dediği kimdir acaba? Dört hak mezhebin mensubu olan böyle diyemez. Bizim mezhebe göre böyledir der. Ancak Kur’ân-ı kerîm’de Cenâb-ı Hak biz insanları şuna davet ederiz der. Seyyid Kutub İslâm âlimlerinden nakil yapmıyor da biz böyle istiyoruz diyor. Söylediği doğru olsa onun davet etmeye yetkisi var mıdır? O şekil konuşmaya yetkisi yoktur. İslâm âlimlerinin verdiği ölçülere göre konuşulur.

     Seyyid Kutub’un neye çağırdığına bir misal verelim :

     “Biz bütün vatandaşları, umum gelir kaynaklarından müsavi hakka sahip olacakları bir nizama çağırırız. Çünkü bu nizamda, mülkiyet esas itibariyle  -Allah tarafından yetki ve selâhiyet verilmiş olan- cemiyete aittir. Ferdî mülkiyet geçicidir ve ancak faydalanma sınırları dahilindedir. Lüzum görüldüğünde fazla malları alma hakkı cemiyetindir.” İ. Etütler S. 86

      Seyyid Kutub’un çağırdığı nizam yukarıdadır. Bu nizamda mülkiyet esas itibariyle cemiyete aitmiş. Mülkiyetin cemiyete ait olma yetkisini de Allah vermiş. Böyle diyor Seyyid Kutub. Mülkiyet bilindiği gibi yalnız komünizmde cemiyete aittir.

       D i n i m i z d e,  y a n i   d ö r t  h a k  m e z h e b i n  hiç birisinde böyle bir hüküm yoktur. Seyyid Kutub gibi şeriatçı olduğunu söyleyen Kaddafi devletinin adını Sosyalist Arap Cemahiriyesi koydu. Seyyid Kutub da bir devlet kursaydı, sosyalist İslâm Cemahiriyesi koyması muhtemeldi. Çünkü İslâm’da mülkiyet cemiyetin değildir. Dinimizdeki miras hukukunu bilenler bilir ki, mülk fertlerindir. Fertlerin sahip olduğu bütün mülkün sahibi de ancak Allahü teâlâ’dır. Allahü teâlâ  fertlerin bu mülkü nasıl kullanacaklarını beyan etmiştir. Zekât müessesesi vardır. Zekât nazariyesi yoktur. Zekâta giren malların kırkta birisi cemiyete değil, fakirlere aittir. Hangi malların zekâta dahil olup olmadığı mezheplere göre değişmektedir. Meselâ kadının zinet eşyası ne kadar çok olursa olsun Şafii mezhebine göre zekâta tabi değildir. Halbuki Hanefide 20 miskal ve daha fazlası zekâta tabidir. Zekât fakirin hakkıdır, cemiyete verilmez. Malın kiri olduğu için Seyyidlere de verilmez. Cemiyetin malı olsaydı, Seyyidler de bu maldan istifade ederdi.

      Seyyid Kutub ne diyor? Lüzumu halinde fazla malları cemiyet alır. Fazla malın ölçüsü nedir? Cemiyet bunu nasıl alır? Hangi mezhebin hangi hükmüne göre alır.? Dört hak mezhebde böyle bir hüküm yoktur. Bugün Rusya’da fazla malları devlet almaktadır. Zarurî yiyecekten başka hepsini devlet almaktadır. Seyyid Kutub ölmemiş olsaydı, Kaddafi gibi bir şeriat(!) devleti kurmuş olsaydı, Rus sosyalizmini mi tatbik edecekti acaba?

     Seyyid Kutub yukarıya aldığımız ilk cümlesinde şöyle diyordu:

     “Biz bütün vatandaşları umum gelir kaynaklarından müsavi hakka sahip olacakları bir nizama çağırırız.”

      Bu nizamın adı olsa olsa Seyyid Kutub nizamı olur. Hangi nizamda gelir kaynaklarından bütün vatandaşlar müsavi hakka sahiptir? Bu nazariye, yalnız teori komünizmde vardır. Dinimize göre ve dört hak mezhebe göre, ferdin mülkü olan arazide çıkan altın ve kömür gibi madenler yalnız ferde aittir. Cemiyet bunu alamaz. Fert yalnız bunun zekâtını vermekle mükelleftir, onu da fakire verir. Zenginler alamaz. Eğer devlet alır da köprü vesaire yaptırırsa, zekât yerini bulamaz. Devletin yaptırdığı köprüden yalnız fakirler bile geçse yine yerini bulamaz. Çünkü zekâtı yalnız fakirin eline vermek lâzımdır. Muteber fıkıh kitapları böyle yazmaktadır.

     Seyyid Kutub S. 89 da şöyle bir başlık atmıştır:

     “İslâm’ı ya bütün olarak alın yahut bırakın.”

     Bu başlık altında aynı fikir savunulmaktadır. Halbuki İslâm âlimleri bir şeyin tamamı mümkün değilse mümkün olanı almak gerektiğini belirtmişlerdir. Seyyid Kutub’dan ilham alarak bir mezhepsiz çıksa, ya şeriatı tam uygulayın veya hepsini terk edin, bize namaz kıldırmayın, oruç tutturmayın, hanımlarımızı zorla açtırın derse yadırganmamalıdır.

     Dinimizde zengin sadece zekât uşur, sadaka-i fıtır gibi malî ibadetleri yapmakla yükümlüdür. Bunun haricinde kimse zenginden bir şey alamaz. Halbuki Seyyid Kutub bakın ne diyor:

     “Devlet lüzûmu halinde cemiyetini korumak için ihtiyacı olan parayı varlıklı fertlerden kayıtsız şartsız alabilir.” İ. Etütler S. 92

      Dinimiz, Zimmîlerden haraç cizye gibi vergilerin haricinde başka bir mal alamaz. Seyyid Kutub’un hiçbir mezhebe uymayan bu bozuk fikirleri komünistliğe oldukça uygundur. Komünistler S. Kutub’un heykelini dikseler kendilerince uygun iş yapmış olurlar.

      Seyyid Kutub ya hep ya hiç fikrinde şöyle ısrar etmektedir:

     “Bugün İslâm adına, kadının parlâmentoya girmesini istemiyen, çalışmaktan menedilmesi, kol ve etek örtüsünün uzatılması için haykıranlar –kendilerini bu tarafa iten duygularına saygımla birlikte- meselelerin hepsini bu ayrıntılara inhisar ettirmekle İslâm’ı kolaya ve eğlenceye aldıklarını söylememe müsaade etsinler.” İ. Etütler S. 94

      Mısır’da bazı müslümanlar, şeriatın tamamının tatbikinin, dejenere olmuş bir hükûmetten istemenin abesliğini düşünerek, bir kısmının olsun şimdilik tatbik edilmesini istemişlerdir. Seyyid Kutub bunlara kızıyor, ya tamamını isteyeceksiniz veya hiç diyor. Sonra bu müslümanları İslâm’ı eğlenceye almakla itham etmektedir. Eğer bunlar İslâm’ı eğlenceye almışlarsa küfre düşmüşlerdir. Küfre düşen bu insanların bu fikirlerine nasıl saygı duyulur? Küfür olan bir fikre saygı duymak küfür değil midir? Seyyid Kutub bu müslümanların bu duygularına saygı duyduğunu da belirtiyor, Seyyid Kutub için fikir fikirdir. Bâtıl da olsa saygıya hürmete lâyıktır. Hümanistler için çok görmemek lâzımdır. Türkiye’de de her fikrin serbest olmasını isteyen mezhepsizler az değildir. Bâtıl olan bir fikrin serbest  olması nasıl istenir? Bir şartla istenebilir. Eğer hak olan Fikrin yayılma ihtimali kuvvetli ise, bâtıl olan fikirlerin yayılma ihtimali zayıf ise o zaman her fikrin yayılmasını istiyoruz gibi bir fikir ileri sürülebilir. Böyle bir durum ise ne Mısır’da ne de Türkiye’de mevcuttur. O halde bütün fikirlere inanç hürriyeti tanımak Seyyid Kutub’a ve onun yolundan giden mezhepsizlere has bâtıl bir taktiktir.

     Bilindiği gibi komünistler özel mülkiyete düşmandırlar. Durmadan zenginlerin aleyhine yazıp çizerler. Dinimiz meşru yoldan kazanılan zenginliği mübarek sayar. Uşur ve zekât gibi paralı ibadetlerle belli bir nisbette zenginleri mükellef tutar. Fakat Seyyid Kutub, bu hususta ne diyor? Komünizm görüşünü mü savunuyor, yoksa kapitalist görüşü mü? Şöyle diyor S. Kutub:

     “Şayet bu işler için zekât kâfi gelmezse, hükûmet zenginlerin elindeki fazla malları alıp fakirlere iade eder.” İ. Etütler S. 98

     Fakir zengin herkesi eşit yapmak istiyor S. Kutub. Fazla mallar ne demektir? Zenginlerin malları fakirlerden ne kadar fazla ise o miktar malları almakla bilimsel sosyalizme uygun bir rejim mi kurmak istiyor S. Kutub?

     S. Kutub komünizm’in aleyhinde görünür gibi bir tavır takınmakta İslâmiyeti sol açıdan izah etmektedir. Kâfirleri Müslümanlarla eşit tutmaktadır. Kâfirlerin özgürlüğe kavuşması için savaşmayı müslümanın vazifesi olarak göstermektedir. Yani cihad olarak kabul etmektedir. Kâfir memleketlerindeki keferelerin bütün hak ve güvenlik içinde yaşamalarına müslümanların müsaade ettiğini yazabilmektedir. İşte ispâtı:

     “İslâm dünyası, beşeriyet tarihinde tek başına kendisine muhalif inanç sahiplerinin bütün haklara ve güvenliklere erişerek yaşamalarına müsaade etmiştir..” İ. Etütler S. 209

     S. kutub bu feci ifadelerinden sonra Cenâb-ı Hakk’a iftira ederek, inanç hürriyetini Kur’ân-ı kerîm’in savunduğunu zikrediyor. Şöyle bir meal yazıyor:

     “Şayet Allah insanları birbirine itmeseydi, manastırlar, kiliseler, havralar, camiler  yıkılırdı.” İ. Etütler S. 210

      Hemen arkasından şunu ilâve ediyor:

      “Müslümanların ibadet yeri cami, nihayette, hıristiyanların, yahudilerin tapınakları olan manastır ve havralardan sonra zikrediliyor. Öyle değil mi kültürlü beyler?” İ. Etütler S.210

      Ne demek istiyor S. Kutub? Havra ve manastır camilerden önce zikredilmiştir, diyor. Yani camiler havra ve manastırdan sonra zikredilmiştir diyor. Yani havra ve manastırı camiden önemli tutuyor demek istiyor.(!)

      Biz de soralım kültürlü beylere (!) Öyle değil mi? Yoksa baksana havra ve manastıra, kiliseye Cenâb-ı Hak ne kadar önem veriyor mu diyor. Bunların hangisi olursa olsun küfürdür. Batıla önem verilmez. Âyet-i kerîme’den bir şey anlarım zannediyor. Kur’ân-ı kerîm’de yazılan her şey kıymetli midir? Kur’ân-ı kerîm’de Ebu Lehep kâfirinden de bahsedilmektedir. Yine Kur’ân-ı kerîm’de “Siz onların putlarına sövmeyin, onlar da sizin Allah’ınıza sövmesin,” gibi ifadeler yer almaktadır. Burada putlara sövmeyin demekle hâşâ putlar övülmüş müdür? İnsanlar sulh içinde yaşamasaydı, kiliseler camiler yıkılırdı, demek kilisenin övüldüğü anlamına gelir mi? Allah kiliseyi camiden önce bahsediyor demekle S. Kutub acaba hangi kâfire yaranacak ki?

      Buraya kadar S. Kutub’un iki kitabını inceledik. Bozuk plâk gibi hep aynı şeyleri söylemekte, ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından nakil yapmamakta, kendi görüşünü din gibi ortaya sürmektedir. Şu anda elimizde İSLÂM’DA SOSYAL ADALET ismiyle Türkçeye Yaşar Tunagür ve Dr. M. Adnan Mansur tarafından çevrilmiş bir kitabı daha var. Elimizdeki 5. baskısıdır. Sayfa numaralarını takip etmek için baskısını da zikrettik.

      Nâşir önsözünde şöyle diyor:

      “İslâmiyetin ibadet kısmına dair eserler varsa da, İslâm’ın içtimaî ve ahlâkî vechesine müteallik maksadı temin edecek Türkçe bulunmamakta idi.” İ. S. Adalet S. 7

       Seyyid Kutub bu kitabında nelerden bahsediyor? Hemen her kitabında aynı konular üzerinde durur. Nedir bunlar? Ferdi mülkiyet, cihad, faiz, kumar, miras ve zina gibi konular işlenmektedir. Bunlar nedir? Bunların hepsi dinî hükümlerdir. Bazılarını yapınca sevab kazanılır, bazılarını yapınca günah kazanılır. Bunların ibadet olmadığını söylemek acaba neye hizmettir?

      Önsözde bu sapık kitabın iki milyon Arapça nüshasının basıldığını büyük bir rağbete mazhar olduğunu zikrediyor sayın nâşir. Bir kitabın çok basılması bütün insanlar tarafından rağbete mazhar olması onun doğru ve hak olduğunu göstermez. Bâtıl gazete ve kitaplar hak olanlardan çok basılıp çok rağbet görüyor. Mesele hak ve doğru olmasındadır. Hak ve doğru ise edille-i Erbaaya göre tesbit edilir. Bizim gibi mukallidler için delil ise kıyas-ı fukahadır, yani ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği hükümlerdir. Bir hüküm bunların bildirdiklerine uygun ise doğru, değilse yanlıştır.

    Bakalım bu sapık kitabda neler yazıyor:

    Kitabın her satırı aslında suç unsurudur. Biz daha bariz olanlarını hemen her okuyucunun anlayabileceği noktaları işaret etmek istiyoruz. Sayfa 27 de bu sual çok samimi sorulmuştur, denerek İslâmiyetin her asra göre değişmesini isteyen ifadeler yer almaktadır. Halbuki Dört hak mezhep bütün asırlara kâfi gelecek şekilde hükümler koymuşlardır.

      Fakat S. Kutub ne diyor?

      “İslâm’ın bir asırda getirmiş olduğu nizamın o asra nisbetle değişen bir çok şartları muvacehesinde (karşısında) tevali eden (daha sonraki) asırların hepsinde aslını kaybetmeden kabili tatbik olduğuna bizleri kim temin edebilir.” İ. S. Adalet S. 27

      Hemen bu cümlenin devamında şecaat arz eder gibi “bu sual çok samimi sorulmuştur.” deniyor.

      Bilindiği gibi komünistler tarihî tekamüle inanırlar. Tarihî tekamül neticesinde mutlaka komünizm gelecektir, derler. Seyyid Kutub da tarihî tekamüle inanmakta ve sosyal, iktisadî ve fikrî inkılâpların, yani devrimlerin olacağına inanmaktadır. Seyyid Kutub tarihî tekamülle sosyal, iktisadî ve fikrî inkılâplar, bugünkü tabirle devrimler gelecektir diyor. 14 asır evvelki İslâm nizamının, bir bölümü olan, iktisat nizamının ve diğer nizamlarının bugün uygulanmasının kabili tatbik olmadığını zikrediyor. Asırların hepsinde kabili tatbik olduğuna bizi kim temin edebilir diyordu. Büyük harflerle yazılan paragrafı aynen şöyledir:

     “İslâm: Bu kâinatı, ondaki yenilikleri ve bu yeniliklerin tarihî tekamülünü, getireceği sosyal, iktisadî ve fikrî inkılâpların neticelerini en dakik olarak hesabeden ve bunu herkesten iyi bilen Allah tarafından tesis edilmiş bir dindir.” İ.S. Adalet S. 27

     Evet S. Kutub dinimizi böyle anlatmaktadır. Tarihî tekamül neticesinde sosyal inkılâpların geleceğine inanmaktadır.

     S. Kutub’un, mezheplerin birleşmesinden bahseden bir cümlesi de şöyledir:

     “İslâmiyet bir bütündür, ayrılan cüzleri birleşmeli, ihtilaflar ortadan kalkmalıdır.” İ. S. Adalet S. 35

      S. Kutub dört hak mezhebi ihtilaf olarak kabul etmektedir. Bu ihtilaflar birleşmelidir diyor. İhtilaflardan maksadı sapık mezhepler değildir. Öyle olursa daha tehlikeli olur. Hak ile bâtılın birleşmesine zaten imkân yok. Hak mezhepleri de birleştirmek telfik oluyor ki bu da icma-i ümmet ile bâtıldır. S. Kutub hocası mason Abduh gibi mezhepleri ayrılan cüzler kabul etmekte ve birleşmesini istemektedir. Mezheplerin çıkması, ihtilafları rahmet iken, S. Kutub diğer mezhepsizler gibi bunları birleştirmek, yani kaldırmak istemektedir.

      İhtilaflar ortadan kalkmalıdır cümlesinin hemen arkasından şöyle demektedir:

     “Aralarındaki farklı mezhepler (doktrinler) birbirlerine yardımcı olmalıdırlar ki emniyet ve salâh için tabiat kuvvetlerinden elbirliği ile istifade mümkün olsun.” İ. S. Adalet S.35

      S. Kutub bu cümlesi ile mezheplerden maksadı hak mezhepler midir yoksa sapık mezhepler midir? Hak mezhepler ise onlar zaten icma-i ümmet ile bir rahmet olarak çıkmışlar, birbirlerine yardımcı olmalıdır gibi bir ifade kullanılamaz. Eğer sapık mezheplerin birbirine yardımcı olmasını istiyorsa bu daha kötüdür.

     S. Kutub sosyalizmin tesiri altında kaldığı için tabiat kuvvetleri diye bir kuvvetten bahsetmektedir. Hani şu İbrahim aleyhisselâmı yakamıyan ateş gibi tabiat kuvvetlerinden (!) tabiat kuvvetleri diye bir şey yoktur, hepsi ilâhi kuvvetlerdir. Sosyalist kültürle beyni yıkananlar böyle zırvalar işte.

     Bilindiği gibi en kıymetli ibadetlerden birisi de Allah için sevmek, Allah için buğzetmek, düşmanlık etmektir. Allah dostlarını sevmek mecburiyetinde olduğumuz gibi, Allah düşmanlarına da düşmanlık beslemek mecburiyetindeyiz. Cihad bu bakımdan kıymetli ibadetlerden biridir. Fakat S. Kutub hümanist kültürüne dayanarak şöyle demektedir:

     “İslâm nazarında hayat, anlaşarak yardımlaşmadır. Harb ve düşmanlık değildir.” İ. S. Adalet S.42

      Halbuki dinimizde dostluk gösterilmesi gerekene dostluk göstermek, düşmanlık gösterilmesi gerekene düşmanlık göstermek lâzımdır.

      Diğer mezhepsizler gibi Seyyid Kutub da mutlak eşitlikten, insanî eşitlikten bahsediyor. Şöyle diyor:

      “İslâm nazarında ise adalet, insanî müsavattır.” İ. S. Adalet S. 43

      Halbuki dinimizde adalet vardır, eşitlik yoktur. Bunu evvelki sayılarımızda açıklamışsak da birkaç satır da burada yazalım. Dinimizde ücret eşitliği de yoktur. Kâfir –müslüman eşitliği de yoktur. Hattâ mûttaki- fâsık eşitliği de yoktur. İslâm’da adalet vardır. Her eşitlik adalet değildir, fakat adalet bazan eşitlik olabilir. Adalet bazan eşitlik oldu diye dinimizde mutlak eşitlik olduğundan, insanî bir eşitlik bulunduğundan bahsetmek yersizdir. Dinimizde insan yaptığı işe göre ücret alır.Tahsil ve kıdem aranmaz. İcabında tahsilsiz bir insan üniversite mezunundan daha fazla ücret alabilir. Burada adalet vardır, eşitlik yoktur. Kanun nazarında da herkes eşit değildir. Fakat kanun adaletle hükmedilmesini emreder. Namaz kılmayan bir mümin cezalandırıldığı halde, namaz kılmayan zimmî cezalandırılmaz. Kısacası eşitlik yok, adalet vardır. Zimmîden, kâfirden hâkim olmaz. Yani insanlara eşit muamele yapılmaz. Dinin emrettiği şekilde adaletle muamele edilir.

      S. Kutub İslâm şeriatı tabirini kullanmaktan çekinerek hep İslâm’ın görüşü tabirini kullanmaktadır. Bilindiği gibi görüş insanların düşünce mahsulüdür. Dinin zamana göre değişeceğinden bahsetmesi de İslâm’ın insan düşüncesi olduğunu, bir görüş olduğunu belgelemektedir. Evet şöyle diyor:

      “İnsanlık hakkındaki İslâm’ın görüşü ile yapılan bu fikrî hamlenin bir eşini henüz tarih kaydetmemiştir.” İ. S. Adalet S. 69

      Seyyid Kutub böylece İslâm’ın görüşü ile fikrî hamlede bulunduktan sonra feminist bir zihniyet içinde kadın-erkek eşitliğinden bile bahsederek diyor ki:

      “İslâm, (iki cins arasında) erkekle beraber kadın için tam bir eşitliği teminat altına almıştır.” İ. S. Adalet S. 75

      Hemen aşağıda da her iki cinsin dinen ve manen birbirine eşit olduğundan bahsediyor. Halbuki bilindiği gibi kadın erkekle hiçbir zaman eşit değildir. Nikâhta eşit değildir. Erkek karısına boş ol dedi mi kadın boş olur. Kadın boş ol dese bir şey gerekmez. Şahitlikte iki kadın bir erkektir. Kadın hâkim ve devlet reisi olamaz. Mirasta erkeğin aldığı hisseyi alamaz. Bütün bunlar eşitlik değildir, fakat adalettir.

      S. Kutub, “Erkekler kadınlar üzerine hakimdirler.” âyet-i kerîmesini açıklarken şöyle diyor:

       “Bu hâkimiyet, erkeğin kabiliyeti, ihtisas ve hayatta yüklendiği mes’uliyet gibi hususa taalluk eder. Erkek analık mükellefiyetinden kurtulduğu ve uzun müddet hayatın çeşitli sosyal meseleleri içinde kaldığı için fikri gelişme sağlar.” İ. S. Adalet S.76

      Diyelim ki S. Kutub’un dediği gibidir, yani erkek ,sosyal meseleler içinde yoğrulduğu için kadınla erkek eşit değildir ve erkek kadına hâkimdir. Hangi sebeple olursa olsun erkek, kadına hâkimdir. Bu âyet-i kerîme ile de belirtilmiştir. Hâlâ kadın erkek eşitliğinden bahsetmekle hangi feministe yaranacak ki? S. Kutub’un zihniyetine göre, S. Kutub’un cümlesini aynen yazıyoruz, erkek yerine kadın kelimesini koyarak yazıyoruz. “Kadın analık mükellefiyetinden kurtulduğu ve uzun müddet hayatın çeşitli sosyal meseleleri içinde kaldığı için fikri gelişme sağlar.” Peki kadın fikri gelişme sağlarsa erkekle eşit olur mu? Tersine iki kadın şahit yerine bir kadın şahit, bir erkek şahit yerine iki erkek şahit mi lâzım olur? Boşanma hakkı kadından erkeğe mi geçer? Kadı ve devlet reisi kadından mı olur? S. Kutub demek istiyor ki, erkek kültürlü olduğu için kadından üstündür. Yok kadın kültürlü olursa erkekten üstün olur. Bu bakımdan kadın ve erkek birbirine eşittir. Allahü teâlâ erkek kadına hâkimdir, buyuruyor. S. Kutub ise kadın-erkek eşitliğinden bahsediyor. S. Kutub böylece kendi kafasına göre yeni bir din meydana çıkarıyor.

     S. Kutub dinde de kadın erkekle eşittir, diyor. Erkeğe Cuma namazı farz iken kadın Cuma namazına gitmez. Burada da eşitlik yoktur, adalet vardır.

     S. Kutub kadından iki şahit getirilme mevzuunda da şöyle diyor:

     “Burada asıl mesele, bir cinsi diğer cinsten üstün tutma ve eşitsizlik değil, hayatta amelî iltiması önleme meselesidir.” İ. S. Adalet S. 78

     S. Kutub gibi mezhepsizlere soruyoruz, neden Allahü teâlâ iltiması önlemek için bir erkek yerine iki kadın şahit istiyor da, bir kadın yerine iki erkek istemiyor? Mezhepsizler belki bu suale şöyle bir cevap verebilirler: “O zamanki kadınların kültürü olmadığı için iki şahit istenmiştir, bugün tek şahit yeter.”

     Dinsizlerin, namaz o zamanki Araplara inmişti demesine benzemektedir. Allahü teâlâ’nın dininde reform yapmak isteyenler, dünyada ve âhirette rezil olurlar.

     S. Kutub kadın-erkek eşitliğinden bahsederken, Fransız idaresini şöyle kötülüyor:

     “Bunun yanında kadına gizli ve alenen her türlü gayrî ahlâkî davranışlarında hürriyet vermiştir. İslâm ise kadını sadece bu son hakkından mahrum ediyordu. İnsanlık şeref ve haysiyetini korumak maksadıyle bu hakkı erkekten aldığı gibi.” İ. S. Adalet S. 81

     Görüldüğü gibi kadının ve erkeğin zina etmesini, bir hak olarak gösteriyor S. Kutub. Fransızlar zina hürriyeti vermiş, fakat İslâm bu haktan mahrum etmiş. Mezhepsizliğin bu kadarı görülmüş müdür? Haktan mahrum etme gibi bir tabir kullanılıyor. Zinaya da hürriyet deniyor. Hürriyet hakka esir olmaktır. Yoksa başıboşluk değildir. Allahü teâlâ’nın emirlerine esir olduğun müddetçe hürsün, yoksa esirsin. Mezhepsiz bunları nereden bilsin?

     S. Kutub’un bütün bu görüşleri, saçmaları, bir mezhebe göre değil, doğrudan doğruya âyet-i kerîmelere dayanarak yapıldığı iddia edilmektedir. Hep delil olarak âyet-i kerîme gösterilmiştir. Hiç bir hak mezhep gösterilmemiştir. Âyet-i kerîmelerden dört hak mezhep çıkmıştır. S. Kutub dört hak mezhepten bahsetmediğine göre kaçıncı mezhebi kuracaktı ki?

      S. Kutub S. 103’te mutlak vicdan hürriyetiyle tam insanî eşitlikten bahsetmektedir. Dinimizde mutlak vicdan hürriyeti yoktur. Dinimizin bildirdiği şeylere inanmak mecburiyetindeyiz. Vicdanımız hür değildir. Dînin bildirdiğine inanmayıp mutlak vicdan hürriyeti olanlar kâfirdir. Daha önce de bahsettiğimiz gibi insanî bir eşitlik yoktur. Tam bir adalet vardır. İnsanîliğin ölçüsü milletten millete değişirse de dinimize göre müslümanlığa uymayan bir şey insanilik değildir.

     S. Kutub zekâtın bir kısmının muhtaçlara ait olduğunu söyledikten sonra şöyle demektedir:

     “Diğer kısmı da ferdî mülkiyetten çıkarak belirli yerlere sarf edilmek üzere cemiyetin malı olur.” İ. S. Adalet S. 157

     Komünizmin yarı tatbik şekli derler buna. Zekât yalnız fakirin hakkıdır, Cemiyetin onda hakkı yoktur.

     S. Kutub aynı sayfada “Aslolan bütün mallar umumiyetle cemiyetindir.” demektedir. Bu cümlenin başına komünizm eklersek şöyle olur. “Komünizmde aslolan bütün mallar umumiyetle cemiyetindir.” Fakat S. Kutub bu İslâm’dadır, diyor. Kafasındaki komünizmi bize İslâm olarak takdim etmek istiyor.

     S. 158’de yine “İslam nazariyesi” tabirini kullanmıştır.

     Ehlince bilindiği gibi İslâm nizamında zengin de vardır, fakir  de vardır. Ancak zenginler zekâtlarını fakirlere vermekle mükelleftir. Zengin fakirin hakkı olan zekât ve diğer malî ibadetleri ifa ettikten sonra istediği kadar zengin olma hakkına sahiptir. Eshâb-ı kirâm arasında gayet fakir kimseler yanında Aşere-i mübeşşereden Abdurrahman bin Avf gibi milyoner kimseler de vardı. Zenginlik suç ve ayıp değildir. Meşru yoldan kazanıp meşru yolda harcadıktan sonra mal mübarektir. Bu mal ile köşk ve saray yaptırmak günah değildir. İbrahim aleyhisselâmın yarım milyon sığırı vardı. Süleyman aleyhisselâmın zenginliği, köşkü dillere destan idi. Fakat S. Kutub zenginin köşk ve saray yaptırmasına karşı çıkıyor. Sosyalist kafası ile şöyle diyor:

      “Milyonlarcasının basit bir meskene yirminci asırda sac veya adi tenekeden, kerpiçten başını sokacağı bir elbiseye muhtaç bulunduğu bir memlekette, milyonlarca lira sarfederek (Daha sade ve mütevazı olması mümkün iken) muhteşem köşkler ve saraylar yaptırmak israf ve haramdır. Ölçü budur.” İ. S. Adalet S. 189

      Sosyalist ölçüyü gördük. Devamlı şekilde zenginlik ve servet düşmanlığı... Adam meşru yoldan kazanıp, meşru yollarda harcıyorsa, zekât ve uşrunu veriyorsa ne diye düşmanlık beslenir? Hiçbir delile dayanmadan köşk yaptırmaya haram demek mezhepsizce bir cürettir. İmâm-ı Şafii çok fakir olduğu halde, İmâm-ı A’zam çok zengin idi.

      Hal böyle iken, S. Kutub şecaat arzeder gibi diyor ki:

      “Zaman ve Ahvalin değişmesiyle İslâm’ın değişen hududu budur.” İ. S. Adalet S. 189

      S. Kutub demek istiyor ki, eskiden zenginlik helâl idi, şimdi zaman değişti, haram oldu. Dinde reform diye buna derler.

      Nâşir kitabın başında islâmiyetin ibadet kısmına dair eserler varsa da içtimaî vechesine müteallik eserlerin bulunmayışından söz ediyordu. Zekât ibadet değil midir diyorduk. S. Kutub ZEKÂT BORCU başlığı altında bunu gizlemeden açıklıyor:

      “Zekât malın hakkıdır. Bir cihetten ibadet sayılır. Diğer cihetten içtimaî bir vecibedir. İbadet ve içtimaiyatta İslâm nazariyesine göre taabbudi ve içtimaî bir vecibedir demek lâzımdır.” İ. S. Adalet S. 191

      İslâmiyette ibadet olmayan hiçbir emir yoktur. Zekât da ibadettir. S. Kutub’un dediği gibi bir cihetten ibadet diğer cihetten içtimaî bir bir vecibe ne demektir? İçtimai vecibe ibadet değil midir? İçtimai vecibe dediği husus Allah’ın emri değil midir? İslâm nazariyesine göre ne demektir? Nazariye düşünce alanında kalan bilgilerdir. Darwin nazariyesi gibi. İslâm’a ancak dinde reform isteyen mezhepsizler nazariye derler, gafiller de böyle mezhepsizlerin kitaplarını okurlar, satarlar ve yayılmasına çalışırlar.

     S. Kutub diğer taraftan da İslâm’ın, fakirliği çirkin gördüğünü bildirmektedir? S.190 ve191

     Halbuki fukara-i sabirinden olmak övülmüştür. Fukara-i sabirin agniya-i şakirinden üstün tutulmuştur. Yani s a b r e d e n  f a k i r, ş ü k r e d e n zenginden üstün tutulmuştur. Fakat azdıran zenginlik kadar azdıran fakirlik de kötüdür. Ne fakirlik çirkindir, ne de zenginlik haramdır. S. Kutub herkesi komünizmde olduğu gibi eşit tutarsa zengin ve fakirliği istemez. Herkes aynı seviyede olsun der. Hemen altında gerekçe olarak da izzet ve şerefe lâyık bir insanın hayatın maddî zaruretinden uzak olması gerektiğinden bahsetmektedir. Sanki Maddî zaruret içinde bulunmak çirkinmiş gibi. Ne kadar fakir evliya var idi. Eshâb-ı kirâm arasında da ne kadar fakir var idi. Fakirliğe veya zenginliğe çirkin demek Allahü teâlâ’nın koyduğu nizama çirkin demek olur. Cenâb-ı Hak, zengin zekâtını fakire verecektir, demekle, zenginliği ve fakirliği meşru kılmaktadır. Bunlara çirkin demek Allah’a isyandır. Rızık Allahü teâlâ’nın üzerinedir. Rızkı o verir. Hayır  şer ondandır. İnsan çalışmakla zengin olmaz, fakat çalışmak Allah’ın emridir. Zengin olmak için değil, Allah emrettiği için çalışırız. Peygamberimiz gibi azdıran zenginlik ve azdıran fakirlikten Allah’a sığınırız.

     S. 252’de İbni Teymiyye gibi sapık olan İbni Hazmı övmekte böylece mezhepsiz olduğunu gizlememektedir. Aynen şöyle bir ifade kullanmaktadır.

   “Büyük İslâm âlimlerinden El-imam İbn Hazm’in bir fetvasına göre.”İ. S. Adalet S. 252   

    İbni Teymiyye’nin fikrindeki İbni Hazmı imam olarak zikretmesi mezhepsiz olması için kâfi bir delildir.

     S. Kutub’un Eshâb-ı kirâma ve birkaç halife hariç diğerlerine düşmanlığı gizli değildir. Halbuki Eshâb-ı kirâm’dan birini sevmemek, Allahü teâlâyı sevmemek olduğunu 12. sayımızda vesikaları ile izah etmiştik. S. Kutub kaç asırdır süren Halifelik müessesesine krallık diyecek kadar dilini uzatıyor. Bilindiği gibi Halifelerin hemen hepsi evliya idi. S. Kutub bunlara ağza alınmadık hakaretler yapmaktadır. Şöyle demektedir:

     “Müsamahakâr hilafet müessesesi, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (R.A.) dan sonra gelen üç dört halife müstesna babadan oğula veraset yolu ile intikal eden bir nevi krallığa inkılâp etti. Milletin malı bu şahısların akrabalarına, etrafına, dalkavuklarına mübah, Allah C.C. ve Resulünün şeriatına bağlı hakiki istihkak sahiplerine ise haram kılınmış idi.” İ. S. Adalet S. 253

      Halifelerin dalkavukları varmış, hem de bunlar Allah ve resulüne bağlı değilmiş, bunlara devletin malı mübahmış. Fakat Allah ve Resulüne bağlı kimselere ise haram imiş. Böyle bir ifadeyi ancak mezhepsiz rafiziler söyler.

      Gaibi ancak Allahü teâlâ bilir. Gaipten bildiğini söyleyene kâfir denir. (Evliyaların durumu müstesnadır.)

      S. Kutub’un kehanetleri şöyledir:

      “Ben şu kanaatteyim ki, Hz. Ömer (R.A.) birkaç sene daha hilafette kalsaydı veya Hz. Ali (R.A.) üçüncü halife olsa idi veya Hz. Osman (R.A.) iktidara geldiğinde yirmi yaş daha genç bulunsaydı İslâm tarihinin çehresi daha başka olurdu.” İ. S. Adalet S. 253

      Burada Allahü teâlânın takdirine itiraz vardır. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki, “Eğer bana herkes muti olsaydı, âsi olacak kavimler yaratırdım.” Niçin yaratırdı, bilemeyiz, hikmetini de sual etmeyiz. Allahü teâlâ dileseydi İslâmı dünyaya hâkim kılardı. Hayır şer ancak Allahü teâlâdandır. Şu başa geçseydi, şu olurdu, öbürü geçseydi şöyle olurdu gibi gaipten haber vermek bir müslümana yakışmaz. Hazreti Osman radıyallahü anh yirmi yaş daha genç olsaymış. Yani Hazreti Osman radiyallahü anhın iyi idare edemediğini söylemek istiyor. Dolayısıyla onu halife seçen Eshâb-ı güzine dil uzatmış oluyor. Niçin böyle idare edemiyen bir kimseyi seçtiniz diye. Dört halifeyi bütün Eshâb-ı kirâmdan üstün bilmek, Ehl-i sünnet i’tikadındandır. Böyle bilmeyen ve kendisinin sünnî olduğunu iddia eden bir kimse Ehl-i sünnetten çıkar ve kâfir olur.

     Sapık fırkalar tekfir edilemez. Bugün sapık fırkalar da dejenere olduğu için saf bir mutelize yoktur. Bu bakımdan Ehl-i sünnetten kıl payı ayrılan küfre düşer.

     S. Kutup Eshâb-ı kirâma böyle atıp tuttuktan sonra tercim S. 254’de dipnotta şöyle diyor:

      «Müellif bu görüşlerin şahsi kanaati olduğunu tasrih etmektedir.”

     Sanki kitap nakil esası üzerine yazılmış da arasıra böyle birkaç da kendi görüşünü  ilave etmiş gibi dipnot eklenmiş. Baştan sona kendi görüşü bulunmaktadır. Delil olarak bazen ileri sürdüğü âyet-i kerimelere verdiği mana da yine kendi görüşleridir. Bariz hatalar müellifin şahsi görüşüdür demek mütercimin işgüzarlığı olmaz mı? Müellif yani S. Kutup bunlar benim şahsi görüşüm, şunlar da Ehl-i sünnet alimlerinin hükümleridir dediği varit midir? Değildir. Bir fetva, mezhepsiz ibni Hazm’dan bahsetmiş o kadar. Bir iki nakil de bazı gâvurlardan bahsetmiş hepsi bu kadar. Diğerleri tamamen kendi görüşüdür.

          S. Kutup, Ehl-i sünnet itikadında olmadığı için devamlı hataya düşmektedir. Hayır ve şer Allah’tan olduğu halde S. Kutup tesadüfe bağlamaktadır. Ve şöyle demektedir:

«Yine tesadüf, ama iyi bir tesadüf hilâfet ruhuna sahip bir hükümdarı Ömer ibni Abdülaziz’i İslâmın başına getiriyor.” İ. S. Adalet S. 256.

Ömer bin Abdülaziz’i İslâmın başına kim getiriyor? Tesadüf getiriyormuş. Hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmayan bir kimse için böyle sözler normaldir.

Aynı sayfada Ömer bin Abdülaziz övülerek şöyle deniyor:

«Buna dün Ömer bin Abdülaziz muktedir olmuş, bugün de bütün müslümanlar olabilirler .” S. 256.

     Yavuzlar, Kanuni ve Abdülhamidler halifeliği iyi idare edememiş de bugün Mısır’ın sosyalist yazarları Ömer bin Abdülaziz gibi iyi idare edeceklermiş.  Pisi pisine ölmek marifet değildir. Peygamber aleyhisselâm Hendek kazdırmıştır. Düşmanın üzerine gidip de birçok şehit verdirmek istememiştir. Sosyalist bir deva için dinsiz Nasır’a kellesini vermek budalalıktır. İhvan-ı müslimînin budalaca hareketi yüzünden bugün Mısır’da dinden kopmalar çoğalmış., mevcut müslümanlara da baskılar artmıştır. Hükûmet adamları devamlı müslümanların peşindedir. Bunlar ihtilâl yapacak diye devamlı kontrol altında yaşıyorlar. Dinimizde müdara esas iken sol bir dava uğruna kelleyi vermek budalalıktır.

 S. Kutup, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer radiyallahü anhümayı solculukla itham ederek şöyle demektedir:

  «Hz. Ömer’in siyaseti, Hz. Ebu Bekir’in yaptığı gibi zenginlerin artan mallarını (şeriat dahilinde) alıp fakirlere eşit olarak tevzi etmek idi.” (İ. S. Adalet S. 254.)

 Burada sadece Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer suçlanmakla kalmıyor. Eshâb-ı kirâmın zenginleri fakirlere yardım etmediği iftirası da yapılmaktadır. Eshâb-ı kirâmın zenginleri vazifelerini yapmayınca Halife müdahele ediyor, mallarını alıp fakirlere dağıtıyormuş. S. Kutup kurmak istediği düzene İslâm komünizmi diyecek de her nedense bir türlü diyemiyor.

  Bir hikaye anlatalım. Zamanın birinde zalim bir kral varmış. Atını çok severmiş. Kim ölüm haberini getirirse, atın öldü derse boynunu vuracağını bildirmiş. Günün birinde atı ölür. Fakat haber nasıl verilecek? Akıllı vezirlerinden birisi krala gider. Şöyle der:

 -Efendim, atınız yattı kalkmıyor.

 -Yorulmuştur sonra kalkar,

  -Efendim, ayaklarını da yukarı dikmiş.

 -Ne olacak diktiyse?

-Hiç nefes de almıyor efendim.

-Öldü desene.

-Valla ben demedim efendim, öldü diye siz dediniz.

 Böylece haber veren kelleyi vermekten kurtarır. S. Kutup da İslâmiyet ile komünizm karışımı bir düzen kurmak istiyor. Zenginlerden alınır, fakirlere verilir diyor, zekat yerine hisse senetleri verip fabrikalara ortak olunsun diyor. Bütün mallar aslında cemiyetindir diyor. Kralın dediği gibi buna komünizm desene diyeceğiz. Ben söylemedim, siz söylediniz diyecek. Gerçek şudur ki at ölmüştür, kim derse desin. S. Kutub’un düzeni de sol bir adı düzendir, adı ne olursa olsun.

 Kur’ân-ı kerim’de zekatın verileceği yerler, açıkça bildirilmiştir. Mezhep imamları zekât ile ilgili âyet-i kerimeyi açıklamışlardır. Fakire nasıl faideli olacağını bildirmişlerdir. Fakat S. Kutup hiç bir mezhebe uymayan bir yol takip ederek, yani mezhepsizlik yaparak zekâtı kendi kafasına göre vermek istemektedir. Zekât sistemini  değiştirelim dediği yazısı şöyledir:

«Keza, Hz Ömer (R.A.) müellefet-ül kulub’a (İslâma yeni girmiş, kalbleri kazanılmak istenen kimselere) zekât giderlerinden bazı farklı tasarruflarda bulunabiliriz. Ve meselâ bunu ancak muayyen bazı zümrelere hasredebiliriz. Nakid veya ayn olarak vermeyebilir, onlar için fabrika ve sanayi tesisleri kurabiliriz. Veya bazı tesis ve teşekküllerde onlar için hisse senetleri alabiliriz. Ta ki onlara bugünün medenî icapları ile bağdaşmayan ve heba olup giden muvakkat ihsan manasından uzak, daimi bir rızk ve gelir kaynağı temin edilmiş olsun.” İ. S. Adalet S. 304-305.

S. Kutub’un ne dediğini özetleyelim:

1- Zekât giderlerinden bazı farklı tasarruflarda bulunalım.

2- Fabrika kurabiliriz.

3- Fabrikalardan  hisse  senetleri alabiliriz.

4- Zekât sistemi bugünün medenî icaplarıyla bağdaşmıyor. Daimi bir rızk kapısı

açalım.

Bunları söylemenin dindeki hükmü nedir?

1- Zekât giderlerinin nereye ve nasıl verileceği mezheplerde belirtilmiş ve icma’ halini almıştır. Hele zekâtın  verilecek yerleri Kur’ân-ı kerim’de açıkça bildirildiği için farklı içtihadda bulunulmaz. Farklı tasarruflarda bulunmaya kalkmak Kur’ân-ı kerim’in bildirdiği  hükmü beğenmemek olur ve kendisini din koyucu yerine geçirmek olur. Kur’ân-ı kerim’de zekâtın yedi sınıf müslümana verilmesi emredilmektedir. Yedi sınıf müslüman şunlardır; fakir, miskin, âmil, Hac ve gazada olan kimse, mal ve mülkünden uzak kalmış olan yolcu, borçlu, azad olacak köle.

Müellefetül kuluba da zekât verilmesi emredilmişse de bunu Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz nesh eylemişlerdir. Nesh ile ilgili hadis-i şerif kütüb-i sittede mevcuttur. Kütüb-i sitte adı ile maruf altı hadis-i şerif kitabındaki bütün hadis-i şeriflerin sahih olduğunda icma vardır. İcma Peygamber aleyhisselâm zamanından sonra olur. Nesh ile peygamber aleyhisselâm tarafından olur. Müellefetül kuluba zekât verilmemesini Peygamber aleyhisselâm emretmiştir. S. Kutup bunları bilmediği için Allah’ın emri olan Müellefetül kuluba zekât vermeyi Hz. Ömer kaldırmıştır, diğerlerini de biz onlara benzeterek kaldırabiliriz diyor. Mezhepsizliğin bu kadarı görülmüş şey değildir.

2- S. Kutup ne diyor, zekât parası ile fabrika kurabiliriz veya hisse senetleri alabiliriz diyor. Şeriatta (dört hak mezhepte) bunun yeri yoktur.. zekât sisteminin bugünün medeni icapları ile bağdaşmadığını söylüyor ki, Allahın emrine bu şekilde bir dil uzatmak küfür değil midir? Daimi bir rızk kapısı açılsın diyor. Hâşâ Allah daimi bir rızk kapısı açılmasını bilmiyor muydu? Sonra rızkı Allah’tan başkasını mı veriyordu? Bu ne biçim saçmalık? S. Kutub’un zırvası bir tarafa, bu kitabın Türkiye’de beşinci baskısının yapılması mezhepsizliğin her tarafa yayıldığını göstermez mi? Bilerek veya bilmeyerek insanlar mezhesiz oluyor?.

3- S. Kutup zekâtı değiştirmekle kalmıyor. Mirasa da elini ve dilini uzatıyor. Mirascı olmayan akraba, yetim ve yoksullara da miras verilmesini istiyor. Zekâtta olduğu gibi mirasta da bazı değişiklikler ve tahsisler yapılabileceğinden bahsetmektedir. Dini kendi kafasına göre değiştirmek ve reform yapmak isteyen S. Kutup’un Miras Teşrii başlığı altında yazdığı yazıyı aşağıya alıyoruz:

«Miras taksim olunurken (mirasçı olmayan) hısımlar, yetimler, yoksullar da hazır bulunursa kendilerini (ondan bir şey vererek) rızıklandırın, (gönüllerini alacak) güzel sözler de söyleyin.» (Nisa sûresi)

Bu Kur’ân’ın nassıdır. Ve akraba, yetimler ve fakirlerin mirasta hisse alacağını sarahatle ifade etmektedir. Tabiî olarak Şâriin (şer’i kanunları vazedenin)tasarruf hakkı vardır. –Hz. Ömer (R.A.)’ın müellefetül kulub (islâma yeni girmiş ve kalblerinin kazanılması istenen kimseler) için tasarruf hakkını kullandığı gibi- Mirasta değişiklikler ve bazı tahsisler yapılabilir.

Bazı hisseleri varislerin ve toplumun  haline göre tayin edilebilir. Şunu da tenbih edelim ki âyet-i kerîme’de hazır bulunursanız manâsı hükmen hazır bulunmak, yani mevcut olmak manasındadır. Zira her toplumda yetim ve fakirler  mevcuttur. Yoksa bunlar her mirasın taksimi ânınde ferd her meclise hazır bulunmaları icap etmez. Çünkü onlar her zaman ve mekânda hazırdırlar. Şarie düşen, bunlara yardım etmekle vicdanların infaz edemediği bir farizayı devlet başkanına infaz ettirmektedir.» İ. S. Adalet S. 309

 Mütercim de buradaki galiz hatayı anlamış olmalı ki S. Kutub’un sözlerini tevil ederek dipnotta şöyle diyor:

  «Şeriatte serahatle tayin ve tesbit edilmiş bu nisbetler dışında bazı tadilât veraset vergisi ismiyle varislerden alınacak muayyen bir nisbetin varis olmayan akraba, yetim ve fakirlere tehsisi mümkündür.»

 Önce müellifin, sonra mütercimin hatalarını açıklayalım.

  Nisa sûresinde belirtilen âyet-i kerimenin tefsiri için muteber tefsir kitaplarına bakmak icap ederken S. Kutup kendi kafasına göre tefsirler yapmaktadır. Muteber tefsirlerin bildirdiğine göre mirascı olmayan akraba ile yetim ve yoksullara miras verilmesi emredilmiyor, bunlar miras taksiminde bulunurlarsa gönüllerini almak için bir şeyler verilmesinin iyi olacağını bildirmektedir. Muteber tefsirler böyle diyor. S. Kutup ne diyor. Taksimde hazır bulunsun veya bulunmasın nerede ne kadar yoksul ve yetim varsa o mirastan onlara vermek de Allah’ın emridir diyor. Bu apaçık nas diyor. Hazret-i Ömer’e iftira ederek Müellefetül kuluba zekât vermediği gibi, mirasta bazı değişiklikler yapılabileceğini alenen söylüyor. Âyet-i kerime’de değişiklik yapmak kimin haddinedir? Hangi müctehid hangi âyet-i kerimeyi değiştirmiştir haşa? Âyet-i kerimeyi değiştirmek nesh etmek ancak Allahü teâlâya mahsustur. Herkes kendi kafasına göre âyet-i kerimeyi değiştirirse ortada din mi kalır? Reform üstüne reform olur?

S. Kutup sonra ne diyor, her yoksula ve her yetime vermeyen çıkarsa dinde reform yapan kimse devlet başkanına başvurup mirascının mallarını bu kimselere zorla taksim ettirecektir.

Mütercim ne diyor? Varislerden veraset vergisi adı altında bir vergi çıkarıp varis olmayan akraba, yetim ve yoksullara verilmesi mümkündür diyor. Dört kitaba, dört mezhebe uymayan bir ifade. Bay Mütercim âyet-i kerime’den veraset vergisini nasıl çıkardın? Herkes aklına göre bir vergi çıkarırsa din kalır mı ortada?

Evet S. Kutup ve onun yolunda gidenlerin durumu bu.

S.Kutub’un bütün kitabları  böyledir. Hepsini incelemeye imkan var mıdır? Bir iki kitabından birkaç kelime daha yazalım.

İstikbal İslâm’ındır, isimli, kitabında (s.94’te) İbni Teymiyyeye İMAM diyor. Ve o sapığı övüyor.

İslâm ve Medeniyetin Problemleri isimli kitabında ise İslâm toplumunu inşa ederken İslâm fıkhına bağlı kalmamak gerektiğini yazdıktan sonra şöyle diyor:

 «Bu fıkha yabancı kalmıyorsak da bağlı olduğumuz şey, İs1âm yolu, İslâm düsturu, İslâm anlayışıdır.»

 Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdıkları fıkh kitapları sanki islâm yolu değilmiş de S. Kutub’un yazdığı saçmalar İs1âm yolu imiş.

 Birkaç kelime de şu Fizılalil Kur’ân’dan bahsedelim. S. Kutup da kitabına Fizılal-il Kur’ân demiştir. Yani Kur’ân’ın gölgesinde demektir. Fi-tefsiril-Kur’ân dememiştir. Fakat Türkiye’deki meddahları Fi-zilâl tefsiri demektedirler. Bu kitabın epey reklâmı yapıldı. Konferanslar verildi, broşürler her yere dağıtıldı. Şimdi bu broşürlerden bir tanesi hakkında birkaç kelime konuşmak istiyoruz. S. Kutub’un adamları Ramazan sonlarına doğru (1975 yılının) Trabzon’da da konferans verdiler, çöp tenekesinden bir broşür bulduk. El ilanı gibi bir şey. Çoluk çocuğun ellerin de yerlerde dolaşıyor. Broşürde âyet-i kerime aslî harfleriyle yazılmış, altında latin harfleriyle yazılı yazılar var.  Âyet-i kerimeli bu broşür yerlerde sürünüyor, çöp tenekelerine atılıyor. Mezhepsizlerin kitapları Türkiye’ye yayıldı. Kur’ân-ı kerim’e hürmet kalmadı, birçok satıcılar Kur’ân-ı kerim’e hürmet göstermiyor, teşhir için Kur’ân-ı kerimleri göbekten ve dizden aşağı yerlere koyuyorlar. Âyet-i kerîmeleri latin harflerinin arasına yazıp piyasaya sürüyorlar. Bunun önüne geçmek için her müslüman İslâm harfleriyle, latin harflerinin karışık olduğu kitapları almazlarsa, bu iş nisbeten halledilmiş olur.

S. Kutub’un dağıtılan el ilânında şöyle bir cümle vardır:

«Fizılâlil Kur’ân Tefsiri, şimdiye kadar yazılan Kur’ân tefsirlerinin hiç biriyle kıyas edilemiyecek derecede harikulâde vasıflara haizdir.»

Hemen altında Hikmet Yayınları sunar diye yazılıdır .           

Sanki deterjan reklamı yapar gibi bir şey. Şimdiye kadar çıkan deterjanların en üstünüdür. Şimdiye kadar yazılan tefsirlerin en üstünüdür. Muhalfarz şimdiye kadar çıkan tefsirlerden üstün olursa din diye bir şey kalmaz ortada. Çünkü İslâm bugüne kadar anlaşılmamış ve anlatılmamış demek olur ki maazallah büyük suçtur. Dinde eksik olan neymiş de S. Kutup yeni ilâveler yapmış ve harikulâde vasıflara haiz bir kitap yazmış acaba? Gerçekten de Fizılâl, şimdiye kadar yazılmış Ehl-i sünnet alimlerinin mübarek tefsirleriyle asla kıyas edilmeyecek derecede harikulâde hatalara haiz bir kitaptır. Buna birkaç misal verirsek hakikat ortaya çıkar.

Mezhebi olan insan belli bir mezhep üzerine yazar. Bazan Hanefînin içtihadı uygundur, bazan Şafiîninki uygundur gibi ifadelerde bulunmaz. Seyyid Kutup, bay Karaman gibi, mezhep imamlarının içtihadlarını tercih ediyor. Maide sûresinin otuzüçüncü âyet-i kerimesini Fizılâlin gölgesine çekilerek dört mezhebin içtihadlarını bildirdikten sonra şöyle diyor:

«Biz bu hususta, İmâm-ı Malik’in fikrini tercihe şayan görüyoruz.»

Mezhebi olan kimse kendi mezhebinin imâmının içtihadını tercihe şayan görmez. Hep doğru bilir ve amel eder. Başka mezhepteki bir kimse de başka mezhebin imâmının içtihadını tercihe şayan görürse daha önce İmâm-ı Rabbani hazretlerinden delil getirerek isbat ettiğimiz gibi mezhepsiz olur, mülhid olur. Hemen birkaç sayfa sonra da İmâm-ı Ebu Yusuf’un içtihadı için İmâm-ı A’zama karşı çıkar gibi bir ifade kullanmakta, içtihad etmeyi karşı çıkmak anlamına kullanmaktadır. Ehl-i ilim bilir ki içtihad etmek karşı çıkmak demek değildir. Müctehid içtihad etmekle mükelleftir. Müçtehid başkasının içtihadı ile de amel edemez. Kendi içtihadı ile amel etmek mecburiyetindedir. İçtihad etmekle karşı çıkılmış olmaz. Hazret-i Ömer radiyallahü anh kaç kere Kâinatın efendisinden ayrı içtihadda bulunmuştu. Ayrı içtihadda bulunmak karşı gelmek demek değildir, öyle olsa idi, Peygamber aleyhisselâma karşı gelmek küfür olurdu. S. Kutup içtihadın ne demek olduğunu bilseydi böyle zırvalamazdı.

  Allahü teâlâ İsa aleyhisselâmı öldürmediğini, asılmadığını Kur’ân’ı kerîm’inde bildirirken S. Kutup ise Cenâb-ı Hakkı şu şekilde yalanlamaktadır:

   «Hazret-i İsa’nın vefatından sonra kaleme alınmış bu incilerde…» (Maide süresinin 115. ayet-i kerimesini tefsir etmeye kalkışırken böyle yazıyor. Fizılâlinde).

  Allahü teâlâyı yalanlamanın ne demek olduğun ehl-i ilim bilir.

  İşte fizılâl böyle saçmalıklarla küfürlerle dolu bir hezeyannamedir. S. Kutupçu mezhepsizler daima ecdadımızı ve selef-i sâlihin efendilerimizi küçük göstermek için ellerinden gelen gayretleri göstermişler. Eski âlimlerimizin kitap yazamadıklarını, S. Kutub’un kitaplarının hepsinden üstün olduğunu utanmadan yazıyorlar.

 Bir S. Kutupçu şöyle diyor:

«Ashâb-ı Kirâm’dan sonra müslümanlar Kur’ânla hayat arasına yıkılmaz setler çektiler. Kur’ân mihrap nağmesi ve mezar duası oldu. İşte S. Kutup, bütün bu setleri yıkarak, hiç bir İslâm âliminin yazamadığı Fizılâli yazdı»

Bilindiği gibi vehhâbiler Ehl-i sünnetin ölüleri için Kur’ân okumaları ile alay ederler. S. Kutupçu mezhepsiz de aynı yola sapmıştır. İslâm âlimlerini kötülemekle, şimdiye kadar böyle tefsir yazılmadığını söylemekle S. Kutub’u övdüğünü sanmaktadır mezhepsiz.

S. Kutup tasavvufa da gücünün yettiği kadar yükleniyor. İbni Teymiyye nasıl vahdet-i vücud evliyalarının büyüklerinden Şeyh-i Ekber Muhiddini Arabi hazretlerine kâfir diyorsa, S. Kutup da vahdet-i vücud mensuplarına gayri müslim tabirini kullanmaktadır. Hocası İbni Teymiyye’den farkı yoktur. Bakara sûresinin 117. âyet-i kerimesini tefsire kalkarken «Vahdeti vücud felsefesi tamamen İslâmi tasavvurun dışında kalır.» diyor. Hemen arkasından İslâmın gayri müslim anlayışı olan vahdet-i vücudu reddettiğini yazmaktadır. Kısaca vahdeti vücuda felsefe demekte, vahdet-i vücud evliyalarına da gayri müslim demektedir. İbni Teymiyye kâfir diyordu, bu da gayri müslim.

S. Kutup hakkında Necip Fazıl’ın son görüşü şöyledir:

«Bir de Seyyid Kutup var... Kendisinden af dilemesini isteyen yakışıklı orangotan maymuııu Nâsır’a «Bir müminin bir münafıktan af dilemez.» cevabını veren ve kahramanca ölmeyi bilen bu zatı SAHTE KAHRAMANLAR konferansımda gerçek kahraman olarak göstermiştim. Fakat sonradan gördüm ki Seyyid Kutup bir İbni Teymiyye meddahıdır. Ve kellesini kaptırdığı. sosyalizma yularının zoruyla Hazret-i Osman’a adaletsizlik isnat eden ve dil uzatan bir bedbahttır. İdam edilmeden önce bu sapıklıklardan istiğfar ettiğini söyleyenler oldu. Eğer öyle ise tam kahraman ve şehit... Değilse mücadelesi kâfire karşı bir sanığın davranışından ileri geçmeyen bir zavallı.» (21.10.1977 tarihli Tercüman Gazetesinden)

Büyük Gazete’nin sahibi Mehmed Şevket Eygi, S. Kutup hakkında şöyle söylemektedir: «Seyyid Kutup selefî ve mezhepsiz bir zihniyete sahiptir> (Büyük Gazete Sayı: 93)

Daha önceki sayılarımızda yazdığımız gibi S. Kutup tövbe edip imanla gitmiştir veya kitaplarındaki küfürler üzerine imansız ölmüştür. Meselemiz bir şahsın imanla ölüp ölmemesi değildir. Mevcut kitaplarıdır. Kendisi imanla ölmüş olsa bile kitapları açıkladığımız gibi birer zehirdir. Bu inceliği anlamalarını okuyucularımızdan rica ediyoruz.

İ F Ş A A T

S. Kutup, İslâmda Sosyal Adalet kitabının Arapça aslı olan (El Adaletül İctimaiyyetü Fil İslâm) kitabında, şiîlerden daha ağır bir lisan kullanarak, başta Aşere-i mübeşşereden; (Cennetlikle müjdelenen on kişiden) biri olan Hazret-i Osman radiyallahü anh olmak üzere Eshâb-ı kirâmın büyüklerine haince dil uzatmaktadır. Fakat bu kitabı Türkçeye tercüme eden şahıslar, bu bariz ve galiz hataları, hainliklerini acaba niçin tercüme etmemişlerdir?

Akla birkaç ihtimal gelebilir. Meselâ Eshâb-ı kirâma yapılan bu iftiralara edebleri müsaade etmediklerinden bu kısımları çıkarmış olabilirler desek, böyle bir sahâbe düşmanının kitabı nasıl tercüme edilir? S. Kutub’un ihanetleri meydana çıkmasın diye kasden o kısımları tercüme etmediler desek böyle bir ihaneti gizlemek, dinimize yapılmış bir hainlik değil midir? Gerek kitabın yazarı ve gerekse tercüme edenlerinin dine yaptıkları bu ihanet bilinirken bu kitapları İslâm adına nasıl müdafaa ederler?

Şayet S. Kutub’un Hazret-i Osman Radıyallahü anh’a ağır şekilde dil uzattığına ve bunları mütercimlerin tercüme etmediğine inanmayan mezhepsizler çıkarsa, okuyucularımıza kitabın aslını göstermelerini rica ediyoruz. S. Kutup, bu mahut kitabın 186. sayfasından itibaren 5 - 6 sayfa iğrenç zehirlerini kusmaktadır. Hattâ  Dört Büyük Halifeden biri olan, meleklerin hayâ ettiği Hazret-i Osman Radıyallahü anh’a « B U N A K» diyecek kadar alçalarak iftiralar yapmaktadır. Mütercimler bunu gizlemekle hakikatı gizleyeceklerini sanıyorlarsa aldanmış olacaklarının acaba ne zaman farkına varacaklar?

Şimdi. 186. sayfadan itibaren birkaç satır tercüme edip iftiralarını ifşa edelim:

Mezhepsiz Seyyid Kutub’un ismi seyyit olup kendisi Seyyid falan değildir. Seyyid düşmanı Seyyid Kutub şöyle demektedir:

«Pek yaşlı olan Osman’ın hilâfete geçmesi kötü bir talihin eseridir. Müslümanların mallarını gelişigüzel harcamıştır. Çok müsrif idi. Zübeyr’e 600.000, Talha’ya 200.000, Mervan’a ise Afrikıyye haracının beşte birisini verdi. Eshâb ve bilhassa Ali bin Ebi Talib bunları işitince onu azarladı.

Muaviye’nin mülkünü genişletip Filistin’i de ona verdi. Akrabalarını vali yaptı. Bu İslâmın ruhuna aykırı idi. »

Bu ve bunun gibi iftiralar etmektedir Bunların iftira olduğu çeşitli kitaplarda yazılıdır. Hazret-i Osman radiyallahü anh hakkında birkaç hadis-i şerif yazarak mezhepsizlerden hain olmayanları insaf ile tövbeye davet ederiz:

HADİS-i ŞERİFLER:

1 — Daha kızlarım olsaydı onları da Osman’a verirdim.

2— Ondan melekler hayâ eder ben hayâ etmez miyim?

3—Osman Cennette benim kardeşimdir.

4— Bugünlerden sonra Osman’a günah yazılmaz.

5 — Cehenneme girecek olan 70 bin günahkâr müslüman, Osman’ın şefaatıyle sorgıısuz sualsiz Cennete girecektir.