MUSTAFA ÖZ'ÜN MEZHEB DÜŞMANLIĞI 

Sonradan Yüksek islâm Enstitüsü talebesi olduğunu öğrendiğimiz bir genç, mezhebsizler hakkındaki neşriyatımızı beğenmemiş olmalı ki, bizleri görmeye gelmiş, heyecanlı heyecanlı konuşmaya başladı:

- Allah bir, Peygamber bir iken mezheb neden dört oluyormuş? Mezheb ne kadar çoksa dînimiz o kadar parçalanmış demektir. Dinî parçalamak için mezhebler yetmiyormuş gibi bir de tarikatlar kurmuşlar. Bir şey ya haktır veya bâtıldır. Hem İslâmiyet hak, hem de mezhebler hak olamaz. Ne kadar mezheb ve tarikat varsa o kadar İslâmiyet vardır ki, böyle şey olmaz. Biz çok dinli miyiz, yoksa tek dinli mi? Biz tek dinli isek bu kadar mezhep ve tarikat ne ötüyor? Mezheplerin çokluğu İslâmîyyetin sonu anlamına gelir. Mezhep İmâmları İslâmiyyeti iyi anlamış olsalardı, ayrı ayrı hükümler çıkarmazlardı.

- Delikanlı, namaz kılıyorsan hangi mezhebe göre kılıyorsun?

- Namaz dediniz de aklıma geldi. Kur'ânda, Hadîste olmadığı halde ibadetler öyle çok kurallara bağlanmış ki, her mezhebe göre ayrı ayrı bir sürü kural... Mezheplerin bu kuralları, dinî heyecanı öldürdüğü için insanın namaz kılası gelmiyor.

- Mezhep İmâmlarının ictihadlarmı dine aykırı buluyorsun demek...

- Mezheb İmâmları belli bir kalabalığı peşlerinden sürükleyebilmek için, nefsânî arzularını tatmin için farklı yorumlara girerek âyet ve hadîse kendi kafalarına göre mâna vermişler, böylece  kendilerine bir taraftar toplamışlardır.

Bu mezhepsiz gence mezheblerin lüzumunu, çok olmasının rahmet olduğunu, ilmî olarak izah etmişsek de bazı mezhebsiz öğretmenlerin şırınga ettiği mezhebsizlik afyonunun verdiği sarhoşluktan uyandırmak mümkün olmadı. Maalesef İslâm Enstitülerinde tek tük de olsa böyle mezhepsizlere tesadüf edilmektedir. İslâm Enstitülerine bu zehri altın kupa içinde sunarak bu yuvaya leke sürmek isteyenler elbette rûz-u mahşerde cezalarını bulacaklardır.

Bu mezhebsiz gençten niçin bahsettik? Bursalı bir okuyucumuz, Bursa'da münteşir DOĞRU HÂKİMİYET isimli bir gazeteden bir yazı kesip göndermiş. Bu reformist fikirler sadece bu gence ait değilmiş. Şimdi aşağıya alacağımız yazı ile bu gencin fikirleri arasında nasıl bir fark var okuyunca göreceğiz inşaallah.

Makalenin adı, MEZHEPLERİN ANLAMI, SEBEBİ VE SONRASI. Tarihi : 20.1.1977, Yazarı: Mustafa Öz.

Evet Mustafa Öz diyor ki:

«Dîn, şeriat, tarikat ve mezhep... Bunların dördününde YOL anlamına geldiğini acaba biliyor muydunuz? Bütün bunlar bir bölünmüşlüğü anlatmıyor mu size? Dinîn bile bir tane olduğunu söyleyen İslâmiyet için pek büyükbir çelişkidir bu... İşte bu yazımda, tevhid dinînin parçalanmışlığı anlamına gelen mezhep sorunu üzerinde durmak istiyorum.

Mezhebin, hizipleşmek, gruplaşmak, ayrı cemiyetler teşekkül ettirmek anlamlarına geldiğini de biliyoruz. Burada, önce, işte bunların, topluca, ne anlama geldiğini belirtmek istiyorum. Asıl sorunumuz, «Mezhep nedir?!» şeklinde değil, «Mezheplerin anlamı nedir?» seklinde belirlemekte yarar var. İsterseniz biraz daha netleştirelim soruyu... Nicin mezhep değil de mezhepler? Ve bu ne anlama geliyor?

Mezhepler'in önce dinde bir bölünme, parçalanma, taraftarlarının da giderek birbirini reddederek gayri meşru görme anlamına geldiğini belirtmek isterim.

Mezheplerin var olması demek, camianın birliğini, dirliğini ve tek renkliliğini yitirmesi demektir. İslâmiyetin değilse bile en azından müslümanların parçalanması demektir.

Mezheplerin ve tarikatların var olması demek, dinde dinî doğrularda relativite (görelilik) demektir. Bu da dinî doğruların kişiye göre değişebilir olması demektir. Mezhepler bu imkânın açıkça var olduklarının delilidir. Bu düşüncenin bizi dinî hükümlerin kesinliği hakkında haklı bir endişeye de götürebileceği apaçık ortadadır. Demek ki, mezhepler, dinde tutarsızlık anlamına gelebiliyorlarmış!

«Ne kadar mezhep ve tarikat varsa, o kadar İslâmiyet vardır, şeklinde bir genellemeye de gidilebilir ki bu dinde iflâs anlamına da gelebilecek bir çarpıcılığa ulaşır.

Mezheplerin varlığını dinîn iflâsına bağlamak belki de acele bir genelleme ya da sonuçlandırma olabilir. Ama hiç değilse mezheplerin varlığının İslâmiyetin anlaşılmadığı anlamına gelebileceğini kabul etmek gerekir. Ne kadar çok mezhep veya tarikat varsa, İslâmiyetin anlaşılmadığı fikrî o kadar çok güç kazanır. Bir yerde bunların adedi can sıkıcı rakamlara ulaşırsa, o zaman dinîn anlatılmasından ümidi kesmek de haklı bir destek bulmuş olur. Çünkü tarikatların ve mezheplerin çokluğu İslâmı, düşünen adam için, çelişkilerin yüklü karanlık bir yol hüviyetine sokar ki, burada mezheplerin çokluğu, tekrar dinîn sonu anlamına yüklenir.

Bazı iyimserlere göre ise, mezheplerin varlığı bu anlattıklarımızın tam aksine yani «Din bitti, iflâs etti.» anlamına değil, «İslâm var! Yaşıyor! İnsanlar onun incelikleriyle ve hikmetleriyle uğraşıyorlar! İslâm gelişiyor!» anlamına gelmektedir. Bunlara göre mezhepLER bir «sonun başlangıcı» değil, «Çiçeklemenin» «Olgunluğun» ifadesidir! Rahmettir!

Burada hangi yorumun haklı olduğu üzerinde tartışmaya girmeyeceğiz.»

Makaleyi okuduk. Müctehid imâmların farklı ictihadlarının rahmet olduğunu Hadîs-i Şerîf ile biliyorduk. Fakat M. Öz'e göre, din, şeriat, tarikat ve mezhep bir bölünmüşlüğü anlatıyormuş! İslâmiyet için mezheb, tarikat çelişkiymis, «tevhid dinînin parçalanmışlığı anlamına gelen mezheb sorunu üzerinde durmak» istiyormuş. Ehl-i Sünnete göre mezheb sorunu yok, yaşayan dört hak mezheb vardır.

Mezheplerin dört oluşuna canı o kadar sıkılmış olmalı ki, mezhebler kelimesinin sonundaki LER'i büyük harfle yazıyor.

Mezheblerin önce dinde bir bölünme, parçalanma, taraftarlarının da birbirlerini reddederek gayri meşru görme anlamına geldiğini belirtiyor.

İftira olursa bu kadar olur. Dört mezheb birbirleriyle kardeştir. Hepsi birbirlerini hak olarak görmüştür. Bâtıl olanlarını elbette gayri meşru görecektir. Koskoca makalede hiç hak mezhebler ve bâtıl mezhebler tabiri geçmemektedir. Bâtıl olanla hak olanı aynı kefeye koyup MezhepLER diyor.

Mezheplerin var oluşuna o kadar kızıyor ki, kinini şöyle naktalıyor: «Mezheplerin var olması demek, camianın birliğini, dirliğini ve tek renkliliğini yitirmesi demektir.»

Hemen cümlenin arkasından «İslâmiyetin değilse bile en azından Müslümanların parçalanması demektir.» diyor. Yani mezhepler Müslümanları parçalamış. Mezheblerin varlığı Müslümanların parçalanmasına sebep olduğuna göre mezhebleri kaldırmak gerekmez mi?

Mezheb ve tarikatların var olması hakkında «Dinî hükümlerin kesinliği hakkında haklı bir endişeye de götürebileceği apaçık ortadadır. Demek ki mezhebler, dinde tutarsızlık anlamına gelebiliyormuş.» diyor.

Devam ediyor: «Mezheplerin varlığının İslâmiyetin anlaşılmadığı anlamına gelebileceğini kabul etmek gerekir.»

Mezheblere olan kinini şöyle ifade ediyor: «Bunların adedi can sıkıcı rakamlara ulaşırsa o zaman dinîn anlaşılmasından ümidi kesmek de haklı bir destek bulmuş olur.»

Nihâyet mezheblerin çok olmasının dinîn sonu anlamına geldiğini belirterek noktalıyor.

Bazı iyimserlere göre de mezheplerin bir rahmet olduğunu söylüyor. Bazı iyimserler dediği Ehl-i Sünnetin tamamı değil midir?

«Burada hangi yorumun haklı olduğu üzerinde tartışmaya girmiyeceğiz.» diyor.

«Mezhepler rahmettir.» diyen «Ehl-i Sünnetin mi haklı, yoksa mezhepler dinîn sonu demektir.» diyen mezhepsizler mi haklı olduğu üzerinde tartışmaya girmemek; yani hakkı söylememek Ehl-i Sünnet olan bir Müslümana yakışır mı?

Mustafa Öz'e soruyoruz: Hak mezheblerin çokluğundan, farklı ictihadlardan şikâyet eden tek Ehl-i Sünnet âlimi var mıdır? Olmadığına göre ne diye mezheblerin varlığını tehlike gibi gösteriyor? Mezheblerin çok olmasından şikâyet eden İbni Teymiyye ve onun yolundan giden selefî meşrepli mezhepsizler değil midir?

Bütün mezhepsizler birlik olsa, Allahü teâlâ'nın izniyle dört hak mezhebi yıkamazlar. Çünkü Allahü teâlâ bu dinî koruyacağını va'detmiştir.

Mustafa Öz, mezheb imâmlarına da şöyle hücum ediyor :

«Bunlar belli bir kalabalığı etkileyip, peşinde sürükleyebilecek, bilgi ve idare gücü olan insanlardır. Kimisi gerçekten, dînin özü üzerinde farklı yorumlara ulaşarak top lumda ayrıcalık kazanırlar. Düşünceleri ve yorumları onları farklı bir yol izlemeye mahkûm eder. Bazıları ise sırf orijinalite tutkusu yüzünden ve sonunda bir grup insanı etkilemiş olmanın nefsanî hazzını duymak için başka bir yorum uydurma sevdasında olan liderlerdir. Bunları da mezhepleri var edici sebeplere katabiliriz. Ve hangisinin yorum farkından, hangisinin orijinalite tutkusundan kalkarak yeni yollar vaz etmeye giriştiğini ayırmak zordur.»

Görüldüğü gibi mezhep imâmları arasında nefsanî haz duymak için başka bir yorum uydurma sevdasında olanlar da varmış, hâşâ sümme hâşâ... Değil hak mezhebler arasında Mutezile, Cebriye, Kaderiyye gibi sapık mezheblerin liderlerine bile böyle hücum edilemez.

Mustafa Öz, aynı makalede mezheblerin doğmasını «Güya Allah'la kul arasına herhangi bir aracı giremez demesine rağmen dinde kurumlaşma başlıyor...» şeklinde telâkki etmektedir.

İbâdetlere âyin diyor ve dinîmizdeki ibâdet kaidelerine şöyle saldırıyor:

«Bu, dinîn ritüellerden, yeni şekli sıkı sıkıya edilmiş âyin kurallarından ibaret bir hale getirilerek dondurulması, dinî heyecanın söndürülmesi, giderek de dinîn fonksiyonunu yitirip işlerlikten alıkonması anlamına gelir! Bu durumda din, belli kuralların ve şekli unsurların yerine getirilmesi anlamına yükleniyor sadece!

Gerçekten de ibâdetler öyle çok kurallara bağlanmış kî, bunların sıkışıklığı içinde insanın dinî heyecanı duyması çok zordur! Oysa, dinîn özü bu dinî heyecandır. Bir başka deyişle din duygusudur.»

Görüldüğü gibi, Mustafa öz, İbâdetlerdeki   kuralların çokluğu yüzünden dinî heyecan duyması çok zor oluyormuş. M. Öz, mezheb hükümlerine göre amel etmeyi, heyecansız gördüğüne göre, acaba neyin hükümlerine göre âyin yapıyor? Cidden merak ediyoruz.

Yukarıda sıraladık, Yüksek İslâm Enstitüsü talebesi mi daha çok mezheb düşmanı, yoksa öğretmeni Mustafa Öz mü? Bunu okuyucularımızın firasetine bırakıyoruz.