KARAMAN - YAVUZ MÜNAKAŞASI 

A. Fikrî Yavuz isimli birisi, Karaman tarafından sadeleştirilen mezhepsiz Reşit Rıza'nın «Mezahibin Telfîkı ve İslâmın bir noktaya cem'i» isimli kitabına reddiye mahiyetinde bir risale hazırlamış, risalenin arkasına ÖZEL DAĞITIMA TÂBİDİR, HALKA DAĞITILMAZ ibaresini koymuş. Biz halktan birisi olmamıza rağmen fazla titizlik gösterilmemiş olmalı ki bizim de elimize bu risale geçti.

Karaman da bu risaleye cevap olmak üzere bir broşür de o hazırlamış.

İşin enteresan tarafı sanki bu broşürler danışıklı döğüş gibi hazırlanmıştır. Yavuz'unki FEYİZ YAYINLARI NO. 10'dur. Karaman'ınki FEYİZ YAYINLARI NO. 11'dir. Her ikisi de Erenler Matbaasında dizilmiş, Er-Tu Matbaasında basılmıştır. Karaman da broşürünün arkasına ÖZEL DAĞITIMA TÂBİDİR ibaresini koydurmuştur. Bizim gibi halkın eline geçmemesi için böyle bir ifade kullanmış olmalıdır. Fakat bu da serbest dağılmasına müsaade etmiş olmalı ki tâ bizim elimize kadar geldi.

İşin tuhafı Yavuzun bazı kitapları, Karaman'ın broşüründe de reklâm edilmektedir.

Kitaplar fazla ilmî olduğu için halka dağıtılmıyor.

Her iki risaleden birer ilmî cevap yazalım. Halk anlamazsa, belki bir anlayan çıkar.

Yavuz şöyle ilmî bir tenkit vücuda getirmiş :

«Karaman'ın koyunu, sonra çıkar oyunu. Eninde sonunda oyun meydana çıkar ve çıktı işte.»

Tabiî böyle ilmî bir tenkide daha ilmî bir cevap vermek gerekirdi. Karaman da şöyle ilmî bir cevap veriyor:

«Yavuz hırsız ev sahibini bastırır.»

Yavuz'un risalesinde mason ve mezhepsiz Abduh'un «Bulunduğumuz asır, bir mezhep üzerine saplanıp kalacak zaman değildir.» cümlesini niçin kitabın kapağından çıkarıldığı soruluyor.

Karaman ise, yanlış anlaşılmasın diye kapaktan çıkardığını, fakat kitabın 21. sayfasında bu cümlenin de yer aldığını belirtmektedir.

21. sayfada daha neler var bir göz atalım : Müslümanların yaşayabilmesi için iki çare gösteriliyor:

1 - İnanç itibariyle birbirine muhalif olan Ehl-i Sünnet ile Şia âlimleri arasında tam bir anlaşma vücuda getirmek,

2 - Fıkıh   mezheplerini   birleştirerek,   İSLÂM FIKIH çerçevesi içinde hareket etmektir.

Yavuz da bu ifadeleri yazmış ve Karaman'a soruyor: «ŞİA mı Ehl-i Sünnete taviz verecek, yoksa Ehl-i Sünnet mi SİA'ya taviz verecek?»

Tabiî Karaman'dan koskoca bir tısss... Bay Yavuz, Karaman'ın oyununu nereden bilsin, Karaman işine gelene cevap verir, işine gelmediğini hiç duymaz bile...    Çünkü KARAMAN'A AÇIK MEKTUP isimli sayımızda    kendisine sorduğumuz hiç bir soruya cevap vermemiştir. Çünkü biz ilmî yazmıştık, ilmî bir soruya cevap vermek elbette imkânsızdır. İbni Teymiyye gibi mezhepsizlerden cevap verse bile bizce muteber addedilmeyeceği için sükutu tercih etmişti. Yavuz'ünkilere cevap vermeye kalkmış. Fakat yine de işine gelenlere cevap vermiştir.

Avam lisanı ile yazmamızın sebebi, Karaman da aynı lisanla yazmış biz de aynı silâhı kullanmayı tercih ettik. Meselâ Karaman broşürünün ön sözünde diyor ki «Bir kısmını tava getirip cevap aldılar.»

Tava getirmek ilmîlikten uzak, hissî ve argo bir tabirdir.

Yavuz 21. sayfadaki «İslâm âleminin kurtuluş çaresi, asırlardan beri ümmetin zihninde toplanmış olan hurafeleri hakikate tebdil edip dîni, aslındaki saflığa döndürerek müslümanlarm fikirlerini bir nokta etrafında toplamakla mümkün olacaktır.» ibareyi yazıyor. Asırlardan beri gelen hurafe nedir? Cevap yok tabiî. Müslümanların fikirlerini sadeleştiricinin ifadesi ile İslâmî düşünceleri bir nokta etrafında toplamak ne demektir. Hak olan dört mezhep varken, ihtilâf rahmet iken, ne diye bir noktaya toplamaktan bahsedilir? Mezhebin dört olması hurafe midir, rahmet midir? Cevap yok tabiî.

21. sayfada mütercim şöyle diyor: «Bugün fetva makamından çıkan fetvalar İslâm fıkhı, hele hiç olmazsa dört mezhep üzerinde olmalı değil midir?»

Ne demektir bu? Hanefî olan bir müslümana dört mezhep haricinde fetva vermek, hiç olmazsa dört mezhep içinde başka mezheplerden fetva vermek isteniyor. Zaruret olmadıkça mezhepten çıkmanın ilhad olduğunu KARAMAN'A AÇIK MEKTUP isimli sayımızda vesikası ile bildirmiştik. Mütercimin ifadesiyle müslümanlar alenen bu ifadelerle mülhidliğe sürüklenmek isteniyor.

Mütercim 22. sayfada şöyle diyor: «Konuşmalar, bir mezhepten dışarı çıkmamak fikrîni korumak taraftarı olan ihtiyar bir mukallit ile mezhepleri birleştirme -telfik- fikrînin teşvikçisi olan genç ve güçlü bir İslahatçı arasında geçtiği için pek manâlıdır.»

Ne demektir bu? Her müslüman gibi bir mezhebe bağlanmayı zaruri gören bir müslüman ile, mezhepleri birleştirmek suretiyle ortadan kaldırmak isteyen bir reformcu, islâhatçı arasında geçen konuşmalar, demektir. Gizli değil, alenen mezheplerin birleştirilmesinden bahsediliyor da bir de kalkılıyor «Biz mezheplerin birleştirilmesinden bahsetmiyoruz.» deniyor. Âlemi kör mü zannediyor bunlar?

Karaman, broşürüne kendi kendine hazırladığı bir röportaj eklemiş, tıpkı mezhepsiz Reşit Rıza'nın kendi kendine bir konuşma hazırladığı gibi. Karaman bu röportajında kendi soruyor kendi cevap veriyor. Bakalım ne soruyor ne cevap veriyor:

1 - Mezheplerin birleştirilmesinden maksat, mezheplerin ortadan kaldırılması değilmiş, fetva verilirken çeşitli fıkıh mezheplerinin hepsinden istifade etmekmiş.

Hiç birleştirmek istifade etmek demek midir? Zaruret anlarında istifade etmek caizdir. Zaruret yokken istifade etmeye kalkmak ise İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elfi Sani hazretlerinin bildirdiğine göre zaruretsiz başka mezhepleri taklît ilhaddır, küfürdür. Yani mezhepleri birleştirmek de, zaruretsiz istifade ediyoruz diye bazı hükümleri almak da küfürdür. Vesikası Karaman'a verdiğimiz cevapta mevcuttur.

Dikkat edilirse Karaman, «Çeşitli fıkıh mezhepleri» tabirini kullanmakta, kitaplarına da İSLÂM HUKUKUNDA MEZHEPLER, fıkıh mezhepleri gibi isimler koymaktadır. Her nedense DÖRT HAK MEZHEP tabirini kullanmaktan ısrarla kaçınmaktadır. Bugün için dört mezhepten çıkmanın ilhad olduğu Tefsir-i Mazhari ve diğer muteber kitaplarda yazılıdır. Eskiden mutlak Müctehid adedi kadar fıkıh mezhebinden bahsedilirdi. Fakat bugün dörtten bahsetmemek veya beşinciyi hak gibi göstermek dalâlettir.

2 - Karaman diyor ki : «İslâm bir mezhebin ihata edemiyeceği kadar geniştir. İslâm bir derya ise mezhep bir göldür.»

Bu  cümle de tamamen  yanlıştır.   Karaman   ZARURİ AÇIKLAMA isimli yazısında bir mezhebe bağlanmayı   CAİZ gördüğünü  belirtmektedir.  Nasıl olur da derya dururken bir göle bağlanmayı caiz görür?

İstisnasız bütün Ehl-i sünnet âlimlerine göre bir mezhebe bağlanmak şarttır. Mukallid indinde her mezhep, bir deryadır. Zaruret anlarında başka mezheplerden de istifade etmek hak olan dört mezhepte bulunduğuna göre, her mezhep deryadır. Noksanlık yoktur, göl değildir.

3 - Davudoğlu Hoca, Sünnî fıkıh mezhepleri arasında çatışma ve kavga olmadığını söylemişti. Karaman ise, İbni Teymiyye ve Şevkâni gibi mezhepsizlerle bazı tarihçilerden delil getirerek kavgaların olduğunu isbata çalışıyor. Velevki tarihte kavga olmuş olsun. Hadîs-i şerîfle ihtilâfın rahmet olduğu belirtildiğine göre bu rahmeti kaldırmaya kim cüret edebilir? Bugün sünnî dört hak mezhep arasında bir kavga olmuş mudur da devamlı tarih kurcalanarak mezhep taassubundan bahsedilmektedir? Din taassubundan Müslümanlarla Hıristiyanlar kavga etse birleştirmek mi gerekir? Kavga oldu diye mezhepleri mi birleştirelim?

4 - Karaman, Reşit Rıza'nın Türk düşmanı ve ingiliz taraftarı olmadığını şöyle isbatlıyor:

«Onun düşmanlığı Türk milletine değil, o günkü idareyedir.» O idarenin ne olduğunu büyük bir pervasızlıkla açıklıyor:

«Abdülhamid'in istibdadına çatmıştır.»

Cennetmekân Ulu Hakan Abdülhamid Han hazretlerinin müstebit olduğunu başta Yahudiler olmak üzere yabancılar söylemiştir. Ehl-i Sünnete mensup hiç bir din adamı ona müstebit dememiştir. Fakat Karaman çekinmeden diyebiliyor. Cumhuriyet kanunlarına göre Ulu Hakana MÜSTEBİT demek suç değildir. Karaman da büyük bir cumhuriyetçi olduğuna göre onun da suçlamasını yadırgamadık.

Ulu Hakan, HATIRA DEFTERİ'nde Efgani'nin bir İngiliz taraftarı olduğunu kaydettiği halde, Karaman, Efgani'nin ömrünü İngilizlerle mücadele halinde geçirdiğini mezkûr broşürün 4. maddesinde alenen söyleyebiliyor. İngilizlerle mücadelesi, bir İngiliz casusu olarak Osmanlılar için de mücadele vermesi midir?

Karaman, Diyanetin neşrettiği kitabın beşinci sayfasında mezhepsiz Reşit Rıza'nın hayatını anlatırken Reşit Rıza'nın İmâm-ı Gazâlî'nin İHYA'sını çok okuduğunu, İHYA'nın ona ilmî ve tasavvufu çok sevdirdiğini, Reşit Rıza'nın hocası, Reşit Rıza için «Bu ilmî İmâm-ı Gazâlî'ye borçludur.» dediğini kaydetmektedir.

Biraz daha alt satırlara bakalım : Mason Cemalettin Efgani'nin yön verdiği ve  mason Abduh'un muharriri bulunduğu bir mecmua Reşit Rıza'nın eline geçiyor. Karaman şöyle diyor:

«Gazetenin iki nüshasını tesadüfen ele geçiren Reşit Rıza, onları okuyunca âdeta sihirlenmiş, din anlayışı değişmiştir.»

Hani derler ya, şecaat arzederken sirkatini söylemek... Tıpkı böyle. Adam İmâm-ı Gazâlî'nin eserlerinden DİN'i öğreniyor İki mezhepsizin gazetesini okuyunca DİN ANLAYIŞI DEĞİŞİYOR. Yani İmâm-ı Gazâlî'nin din anlayışından başka bir anlayış. Efgani ve Abduh tipi bir anlayış, kısacası mezhepsizlik. Buna intak-ı Hak derler.

İkinci bir intak-ı Hak da şöyledir: Reşit Rıza, EGANİ kitabı ile NEHCÜL-BELAGA'yı çok okurmuş. (Aynı kitap S. 5)

Halbuki EGANİ kitabının yazarı olan Ebulferec Ali bin Hüseyin İsfehani'nin ŞİÎ olduğunu 12. sayımızda vesikası ile bildirmiştik.

NEHCÜLBELAGA'nın da yine bir RAFÎZİ tarafından yazıldığını İmâm-ı Askalani ve İmâm-ı Zehebi gibi âlimler açıklamışlardır. Ali Arşî isimli bir rafîzi de bu kitap için methiyeler yazmıştır ve dünyanın her tarafına yaydığı kitabının adı da İSTİNAD'dır. Bir Rafîzîyi diğer bir rafîzinin övmesi yadırganamaz elbette. Fakat Karaman, Reşit Rızayı öveceğim derken içinden çıkılmaz, tev’ili mümkün olmayan hatâlara düşüyor.

Allahü teâlâya hamdolsun ki Karaman kendi ağzı ile Reşit Rıza'nın hangi kitapları okuduğunu bize bildirdi. Rafîzi kitapları okuyan ve din anlayışı İmâm-ı Gazâli'ninkinden başka olan Reşit Rıza'nın nasıl bir mezhepsiz olduğunu böylece öğrenmiş olduk.

Karaman, Sayın Yavuz'a verdiği cevaplarda kendisinin «ilmi ve dinî ölçüler içinde tenkid edilmesini» istiyor. Dinî ve ilmî sözünü daima yabancılarla dinîmizi bilmeyen yarı aydınlar kullanmaktadır. Dinîmizde ilmî olmayan hiç bir şey var mıdır? Dinîmiz ilimden ayrı mıdır? Dinîmiz ilmî, ahlâkı, edebiyatı, hasılı faideli ne varsa hepsini içine almıştır, noksan değildir. Din ve ilim birbirinden ayrı değildir.

5 - Mezhepsiz Reşit Rıza'nın kitabını Ahmet Hamdi Akseki'nin gençliğinde tercüme ettiği, sonra pişman olduğu söylenmişti. Karaman, A. Hamdi Akseki'nin pişman olmadığını söylemektedir. Bu ifade ile Ahmed-Hamdi Akseki'yi de şaibe altına sokmuş olmuyor mu Karaman? Bâtıl bir fikirden Ahmed Hamdi Akseki tövbe etmemişse o bâtıl fikrîn hak mı olması icap eder?

6 - Diyanetin bu kitabı Yüksek Din Kurulundan geçirmeden neşredildiği söylenmişti. Bay Karaman bu kitabın baskısı için üç tane selefi meşrepli isim veriyor. Yüksek Din Kurulu üç kişiden ibaret değildir. «M.nin şahidi bozacıdır.» derler. Bu üç kişi, tabii senatör gibi kurulun tabiî üyesidirler.

7 - Karaman diyor ki, «Mezhepsizlik Ehl-i Sünnet dışı kimseler için kullanılır. Bu kitabı okuyan, böyle bir mezhepsizliğin propagandasının yapıldığını iddia edemez, ederse iftira etmiş olur.»

Âlim cahil herkes bilir ki, Ehl-i Sünnet dört hak mezhepten ibarettir. Mezhepsiz Reşit Rıza, mezheplerin birleştirilmesi ile ilgili o kitapta bir defacık olsun «Dört hak mezhepten çıkmak Ehl-i sünnete aykırıdır» demiş midir? Aksine dördü bire indirmek için mukallide olmayacak şeyler söyletmemiş midir? Karaman kendi ağzı ile Reşit Rıza'nın dört mezhebden birisine mensup olmadığını SELEFİ olduğunu söylemiyor mu? Hem dört mezhebin dışında ol, hem de Ehl-i sünnet ol, olmaz böyle şey...

Ayrıca Karaman, «Bir mezhebe bağlanmak gerekir» diyenlerin delillerinin zayıf olduğunu söylüyor. Zaruretsiz dört hak mezhepten birini veya beşinci bir mezhebi taklîd etmeyi caiz gören tek Ehl-i Sünnet âlimi gösterilebilir mi? Teymiyye ve talebesi İbnül Kayyim gibi mezhepsizler, Şevkani gibi Şiîler, beşinci mezhebi taklîd etmeyi caiz gör-müşlerse de veya bir kısmı taklîdi harâm saymışsa da bizim için delil olamaz.

Kur'ân-ı kerîm tebliğ edilmeden önce, o zamanki mü'minlerin Kur'ân-ı kerîm âyetleri ile amel etmediklerini söylemek ne kadar gülünç ise, «Dört hak mezhep teşekkül etmeden önce hiç kimse, bu dört hak mezhebin birisiyle amel etmiyordu.» şeklinde bir mugalataya sapmak da o derece gülünçtür. Ehl-i Sünnet âlimleri buyurmuşlardır ki : «Dört hak mezhebe mensup bir mukallidin Eshâb-ı kirâmı taklîd etmeleri harâmdır.»

Mezhepler teşekkül etmeden önceki durumu sonrakine kıyasın bâtıl olduğunu cahiller de bilir. Hazret-i Ebu bekir Radiyallahü anh zamanında üç talakı bir anda vermek tek talak sayılıyordu. Hazret-i Ömer Radiyallahü anh'dan sonra İCMA hasıl olarak her talak bir talak sayılmıştır.

Şimdi mezhepsizin birisi çıkıp da «Birinci Halife devrinde böyle idi, şimdi de böyle olmalıdır.» gibi bir söz söylemeye hakkı var mıdır?

Günümüzdeki mezhepsizler, Eshâb-ı kirâm ve tabiîn devrini ele alıyorlar. «O zamanlar herkes önüne gelen müctehide sorardı, şimdi de öyle olmalıdır.» diyorlar. Başka bir mezhepsiz de çıkıp «Musa aleyhisselâm zamanında böyle idi, İsa aleyhisselâmın Şeriatında şöyle idi, şimdi de böyle olmalıdır.» derse yadırganmaz.

Devr-i saadette bile nesh edilen âyet-i kerîme ve hadis-i şerîfler olmuştur. İcma hâsıl olmadan önceki bir vaziyeti, icma hâsıl olduktan sonraki devirlere kıyas edilemez. Selef-i salihinden bazı zatların, bazı içkileri helâl kabul ettiğini bizzat Karaman yazmaktadır. Şimdi mezhepsizin birisi çıkıp da «seleften bu içkiyi helâl kabul eden olduğuna göre, biz de helâl kabul edelim.» diyebilir mi?

İbni Hümam'ın mezhepsizliğe cevaz verdiği söyleniyor ki, büyük bir iftiradır.

Eşeddül Cihad kitabının 16. sayfasında İbni Emir Hac şöyle buyurmaktadır: «Hocam İbni Hümam, müctehid olmayanların dört mezhepten birini taklîd etmesinin lâzım olduğunu söylerdi.»

Karaman, broşürün 16. sayfasında Ahlâkî yönden mezhepsizliği anlatırken şöyle diyor:

«Tek mezhebe bağlanmak tatbikatta dördüncü asırdan sonra ortaya çıkmış bir âdettir.»

Daha sonra Karaman, dört mezhebin teşekkülünden önce gelip geçmiş İslâm'ın en faziletli nesillerinin tek mezhebe bağlanmadığını zikrederek «İmdi tek mezhebe bağlı kalmayanı zemmeden, kötüleyen bu nesilleri de zemmetmiş olur.» diyor.

Mezhepsizin birisi çıksa, şarabın henüz harâm edilmediği zamanı kasdederek «Asr-ı saadetin ilk zamanlarında şarap içen İslâmın en faziletli nesilleri vardı. Şarap içeni kötüleyen o faziletli nesilleri de kötülemiş olur.» diyebilir.

Hazret-i İsa aleyhisselâmın Şeriatında da şarap harâm değildi. Yine mezhepsizin birisi çıksa «Büyük Peygamber İsa aleyhisselâmın Harâm etmediği şarabı harâm saymak, İsa aleyhisselâmı kötülemek olur.» derse ne deriz?

Karaman ve o taifedeki diğerleri, hep bu taktiği ,uyguluyorlar: «Sahabe ve tabiîn devrinde mezhepler yoktu.» Biz de biliyoruz yoktu. Ne demek istiyorsunuz, o zaman yok idi, şimdi de mi yok olsun?

İmâm-ı A'zam gelmeden önce, Hanefî mezhebine tâbi olmak olur mu? O zamanlar İmâm-ı Sevri'ye, İmâm-ı Evzaî'ye tâbi olanlar olmuştur. Fakat şimdi, bütün hükümleri tedvin edilmemiş olan bu mezheplere tâbi olunamıyacağını Ehl-i Sünnet âlimleri beyan etmişlerdir. Ancak buna İbni Teymiyye ve diğer mezhepsiz talebeler itiraz etmişlerdir. Karaman, İbni Teymiyye ve talebelerinin sözlerini hüccet olarak kabul ediyor da, Ehl-i Sünnet âlimlerinin hükümlerini zayıf buluyor. Bizim veya Karaman'ın hükümlerin delillerini zayıf veya kuvvetli görmesi hüccet olabilir mi?

Karaman'ın kitaplarını okuyanlar görürler ki, Karaman ekseriya kitaplarını yüksekten bakan bir hakem edası ile yazmaktadır. Meselâ telfıkı savunanların delilleri zayıftır, taklîdi harâm sayanlarınki de zayıftır. Orta yol benim yazdıklarım gibidir, demektedir.

Halbuki orta yol, doğru yol, Ehl-i Sünnet âlimlerinin bildirdiği, gösterdiği yoldur. Tefsir-i Mazharî'de bildirildiği gibi «DÖRT MEZHEBDEN ÇIKAN MEZHEPSİZDİR, KÂFİRDİR.» Zaruretsiz başka hak mezhepleri de taklîd eden de telfık yapmış olacağından bâtıldır, mezhepsizliktir.

Karaman broşürün 16. sayfasında şöyle diyor:

«Bizce halk dînî mes'elelerini itimad ettiği hocalara sormalı, hocalar da ehliyetleri varsa bütün sünnî fıkıh mezheplerini tetkik etmeli, müslümanların dünya ve ahiret hayatları için EN DOĞRU HÜKMÜ bulup söylemelidir, işte bu davranış zemme değil methedilmeye lâyıktır.»

Cümle BİZCE kelimesiyle başlamaktadır. Halbuki biz, siz, o kim oluyor da hükümler serdediyor? Dört hak mezhebin hükümleri kifâyetsiz mi de, onlardan nakil yapmıyoruz?

Cümlede «Sünnî fıkıh mezhepleri» tabiri geçmektedir. Neden dört hak mezhep değil de fıkıh mezhepleri? İleride gelecek, Karaman, Vehhâbiliği de sünnî bir mezhep kabul ettiği için dört sünnî mezhep tabirini kullanmamaya son derece dikkat ediyor. Hak mezhep dört mü, daha fazla mı?

«Hoca en doğru hükmü bulup söylemeliymiş» Bırakın en doğruyu, doğru hükmü bile nasıl bilsin, ne ile bilsin hoca? Karaman'a göre acaba Hanefî mezhebinin ictihadları mı doğru, yoksa diğer üç hak mezhebinki mi? Bunu ancak Allahü teâlâ bilir. Hiç bir müctehid kendi ictlhadlarının muhakkak doğru, diğer ictihadların muhakkak yanlış olduğunu söylememiştir. Şu halde EN DOĞRU nasıl bilinebilir? Mutlak doğru bilinemediği gibi, her mezhepten istenilen hükmü almaya da TELFIK denir ki «Telfık, icma-i ümmet ile bâtıldır.»

Demek Türkiye'de binlerce müctehidin tâbi olduğu Imâm-ı A'zam ve İmâm-ı Şafiî gibi dehâ çapındaki büyük imâmları imtihan edip doğrusunu yanlışını bulabilecek kimseler varmış. Böyle bir cür'et, Davudoğlu Hocanın tabiriyle büyük bir cinnettir.

25. Sayımızda vesikasını vermiştik. Karaman'ın teklif ettiği fikrî tatbik etmek, İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elfi Sanî hazretlerinin ifade ettiği gibi ilhaddır.

Mezhepsiz Reşit Rıza'nın kitabı için Karaman diyor ki:

«Bu kitap, herhangi bir cereyanın propagandası için değil, cehâlet ve taassubu izale için yazılmıştır.»

Dört mezhebden birine bağlanmak, mezhepten çıkmamak ve beşinci mezhepleri kabul etmemek cehalet ve taassup öyle mi? Vehhâbiler ve rafızîler hariç, asırlardır herkes dört hak mezhebin birisine bağlanmıştır. Şu halde Vehhâbilerle rafizîler cehalet ve taassubu izale etmişler, sünnîler ise asırlardan beri bu gericilik çemberini kıramamışlardır, öyle mi?

8 - Karaman, yukarıdaki fikirleri söyleyen başka âlim var mı, diye kendi kendine soruyor. Sanki bir tek âlim o fikirleri müdafaa ediyormuş gibi, daha başka var mı diyor. Cevap olarak da pek çok âlim bulunduğunu zikrederek kendi yazdığı kitabı delil olarak ileri sürüyor. Tabiî bu arada Büyük Veli, Büyük Müctehid İmâm-ı Gazâlî hazretlerini de şahit göstermek istiyor. İmâm-ı Gazâli'nin eser yazış şekli, mukallid gibi değil, müctehid gibidir. Yani delillerini Kitâb, Sünnet ve İcma-i Ümmetten almaktadır. İmâm-ı Gazâlî müctehid olduğu için başka bir müctehidi taklîd etmesi elbette harâmdır. İmâm-ı Gazâlî böyle yaptı, biz de öyle yapalım demeye mukallidlerin hakkı yoktur. İmâm-ı Gazâli'nin fikirleri müctehidler içindir. «Benî ve başkalarını taklîd etmeyin» sözü müctehidler için söylenmiştir.

9- Karaman, broşürdeki dokuzuncu sorusunda, kendi kendine «Bu kitab faydalı mıdır, faydalıysa niçin reaksiyon gördü?» diye soruyor. Reaksiyon gösterenleri ikiye ayırıyor:

1 - Kötü maksatlılar,

2 - İyi niyetli, fakat dar görüşlüler.

Acaba bu kitabı övenler kimlermiş?

1 - İbni Teymiyeciler,

2 - Vehhâbiler,

3 - Dar görüşlü olanlar değil, geniş görüşlü olanlar, yani geniş mezhepli olanlar,

4 - Mezhep taassubunu kıran zamanımızın büyük müctehidleri (!)

5 - İyi niyetli olduğu halde meseleye vakıf olmayan saf müslümanlar.

Biz de böyle bir sıralama yaptık. Acaba Karaman bu gruptakilerden birisine dahil midir değil midir?

Karaman, iyi niyetli fakat dar görüşlü olanlara «Mezhepçi olmak yerine İslâmcı olmayı» tavsiye ediyor.

Karaman'a göre bir mezhebe bağlanmak, yani mezhepçi olmak acaba İslâmcı olmak demek değil midir? Mezhebe sıkı sıkıya bağlanmak ve zaruret olmadıkça başka bir mezhebin bir hükmünü tatbik etmemek müslümanlık değil midir? Halbuki İmâm-ı Rabbânî hazretleri, mezhebin bir hükmünü beğenmeyip hak olan başka bir mezhebin hükmü ile amel etmeyi ilhad kabul etmektedir.

Karaman, dokuzuncu sorusuna şöyle devam ediyor:

«Allah ve Resûlü, bizi Hanefî, Şafiî, Maliki gibi bir mezhebe bağlanmak, bunları müdafaa etmekle mükellef kılmamıştır, İslâma bağlanmak onu müdafaa etmekle mükellef kılmıştır.»

Ne demek bu ifadeler, mezhebe bağlanmak İslâm'a bağlanmak demek değil midir? Asırlardır, bir mezhebe bağlanan ve onu müdafaa eden sayısız evliya gelip geçmiştir. Bunlar Allahü teâlâ'nın emrinin aksini mi yapmışlardır?

: Cenâb-ı Allah ve Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, İslâm âlimlerine tâbi olmayı, bilenlerden sormayı, İcmaya uymayı emretmiştir.   Dolayısıyla   İcma gereği olan dört hak mezhebden birisine uymayı emretmiştir. Yani Hanefî veya Şafiî olmayı Allahü teâlâ ve Peygamber aleyhisselâm emretmiştir. Dört hak mezhebden birine uymayı İslâm âlimleri bize emrettiklerine göre, biz de islâm âlimlerine uymak mecburiyetinde olduğumuza göre, dört hak mezhebden birine uymak Cenâb-ı Hakkın ve hem de Peygamber aleyhisselâmın emri demektir. Allahü teâlâ, «İslâm âlimlerine tâbi olun.» diye buyurmuştur. Teker teker İslâm âlimlerinin isimlerini de mi zikredecekti? Meselâ Nü'man bin Sabit (İmâm-ı A'zam) veya Muhammed bin İdris (İmâm-ı Şafiî) gibi âlimlere mi tâbi olun diye emir buyuracaktı? Hanefî, Malikî diye isim zikrederek mugalataya sapmak, demagoji yapmak çirkin yoldur.

Dört hak mezhebin dört büyük imâmı, Hadîs-i şerîflerle övülmüş olduğu da ilim ehlince sabittir.

Karaman, şöyle devam ediyor:

«Mezhepçi hak olsun, hatâ olsun, faydalı olsun, zararlı olsun, mutlaka mezhebini savunur, orta bağlı kalır.»

Dünyada dört hak mezhep bulunduğuna göre, hak olan mezhep de faydalı olduğuna göre, hak olsun hatâ olsun, zararlı olsun demek, ne demektir? İslâm âlimleri hak olan dört mezhep derken ve hepsi de faydalı derken Karaman bir de hata ve zararlı çıkarmaktadır.

Karaman'ı açık konuşmaya davet ediyoruz. Dört hak mezhebden ona göre hak olmayan mı var acaba? Zararlı olan tarafları da mı var yoksa?

Ehl-i Sünnet âlimlerinin bildirdiklerine gِöre döِrt hak mezhebin, hepsi de Allahü teâlânın yoludur.

Bir de İSLÂMCI diye birisinden bahsediyor. Aslında İslâmcı tabiri yanlış bir tabirdir, maalesef birçok müslümanlar bu tabiri kullanmaktadır. İslâmiyeti savunan kişi mânâsına müslüman denir. Asırlardır gelen İslâm âlimlerinin kitaplarını açıp okuyun, hiç birinde İslâmcı tabiri geçmez. Her ne ise bu İslâmcı, İslâmı, her şeyin üstünde, mezheplerin üstünde görürmüş.

Karaman'ın bütün derdi, mezhep ve İslâmı ayrı şeylermiş gibi göstermeye çalışmak...

Hanefî olduğunu söyleyen Karaman, canı isteyince İmâm-ı A'zam radiyallahü anh'ı tepebileceğini göstererek ağzından baklayı çıkarıyor:

«Ebu Hanife'ye göre bir kimseyi ölümle tehdit edip zorla karısını boşatsalar bu boşanma muteberdir, kadın boş düşer. İmâm-ı Şafiî'ye göre boş düşmez.»

Karaman kitaplarında İmâm-ı A'zam tabirini kullanmaktan titizlikle kaçınmakta, EBU HANİFE deyip geçmektedir, Ebu Hanife de onun künyesidir, ama A'zam kelimesini nedense kullanmak istemiyor.

İmâm-ı A'zam'la İmâm-ı Şafiî ayrı ayrı ictihadlarda bulunduysa ne olmuş yani? Dört hak mezheplerde bunun gibi birçok farklı ictihad vardır. Farklı olmasının da rahmet olduğu Hadîs-i şerîflerle sabittir. Ne demek istiyor Karaman?

Şükür burada ne istediğini gizlememiş, Şafiî'nin içtihâdının İslâmın rûhuna daha uygun olduğunu çekinmeden ve alenen söylemiştir.

Bu ne demektir? İmâm-ı A'zam hâşâ, Karaman kadar İslâmın rûhuna vakıf değildi. Bu bakımdan hatalı bir içtihadda bulundu. Hanefî olduğunu söyleyen Karaman, burada İmâm-ı Şafiî'yi daha uygun buldu.

25. sayımızda yazdığımız bir vesikayı aynen buraya alıyoruz:

«Müceddid-i Elfi Sani, İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretleri, MEBDE VE MEAD Risalesinin 30. fıkrasında buyuruyorlar ki: «Namazda kıraat farzdır. Hadîs-i Şerîfte de FATİHASIZ NAMAZ OLMAZ buyurulduğu halde hakikî kıraati bırakıp Kıraat-ı hükmiye karar verilişinin sebebini anlıyamadım. Mezhebimiz Hanefide imâm arkasında kıraata dair açık bir delil bulunmamasına rağmen mezhebe uyarak imâm arkasında FATİHA okumazdım. Zira biliyordum ki M EZHEPDEN ÇIKMAK İLHADDIR.»

Risalenin devamında mezhebe uymanın bereketiyle Hak teâlânın lütfü ile kendilerine bunun hikmetinin gösterildiğini bildiriyor ve bariz misallerle bunu açıklıyor.

Demek oluyor ki, İmâm-ı Rabbânî gibi müceddid ve müctehid bir veliyy-i kâmil, delilini bilsin veya bilmesin istisnasız mezhebinin bütün hükümlerine tâbi oluyor, bir hükme bile tâbi olmamayı mezhebden çıkmak ve ilhad kabul ediyor.»

Şu halde zahir ve bâtın ilimlerinde mütehassıs senet âlim, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin bildirdiğine göre, Hanefî bir müslüman, Şafiîye uyarak karısını boşamazsa mülhid oluyor, mezhepsiz oluyor.

Karaman'ın taktiği ile kendi ifadelerine göre diyoruz ki, Karaman, İmâm-ı A'zam'ın içtihâdını İslâm rûhuna aykırı bulmakla hem İmâm-ı A'zam'ı, hem de İmâm-ı Rabbânî'yi İslâm rûhunu anlamamakla suçlamış oluyor.

Karaman, 1917 tarihli Hukuk-u Aile Kararnamesinden âdeta senet gibi bahsediyor. Halbuki bu kararnameyi imzalayanlar, dolaylı veya dolaysız olarak Osmanlı Devletinin yıkılmasına sebep olmuş kimselerdir, sözleri ve imzaları nasıl hüccet olur, Karaman, bu Kararnameden bahsederek «Bizce İslâmın rûhuna bu ictihad daha uygundur» diyebiliyor.

Karaman bu misalleri anlatırken «Mahremi bile olsa kadına dokununca da abdest bozulur» diyerek İmâm-ı Safiînin içtihâdını İslâmın rûhuna uygun bulmuyor. Hanefîde kolaylık olduğunu söylüyor.

Şafiî mezhebinde mahremi olan kadına dokununca abdest bozulmaz. Karaman, niçin bozar diyor? Mezheplerde doğru yanlış aramaktan öğrenmeye acaba vakit bulamadı mı ki? Yoksa mahrem kelimesini mi bilmiyor? Bir insanın hanımı, kendisine ne mahremdir, ne de namahrem... Şafiî mezhebinde namahreme dokununca abdest bozulur, bir de namahremken helâl olan hanımına dokununca. Anne ve bacı gibi mahremlere dokununca abdest bozulmaz.

Karaman kısaca demek istiyor ki, şu mezhebin burasını tatbik etmek zor, öbürünün de şurasını tatbik etmek İslâmın rûhuna aykırıdır, şu mezhebinki daha uygundur. Bir hoca bunları gözönüne alarak fetva soranlara kendi aklına nasıl uygun geliyorsa öyle fetva vermelidir.

Karaman mezheplerde doğru yanlış, faydalı, zararlı arayacağına, kendisi nasıl olsa en doğruyu bilebiliyor. En doğrulardan müteşekkil bir mezhep kursun, isteyen bu Mezheb-i Karamanî'ye girer. Belki de çok taraftar bulabilir. Abdulvehhab'ın oğlu Vehhâbiliği kurdu, çok da taraftar topladı. Karaman'a göre Sünnî bir mezhep de oldu. Karaman'ın dört hak mezheple uğraşacağına yeni bir mezhep kurmasının daha az zararlı olacağı kanaatındayız.

10 - Karaman, Vehhâbilikle ilgili kendi kendine sordüğü onuncu ve sonuncu sorusunu da şöyle cevaplandırıyor:

«Vehhâbilik sünnî bir mezhep olmakla beraber, şirkten kaçmak, tevhidi korumak için, bazı ifratlara düşmüştür.»

Karaman, bu cümlesi ile üç azim hatayı bir arada işliyor :

1 - Bugüne kadar hiç bir Ehl-i Sünnet âlimi Vehhâbiliğe sünnî mezhep dememiş, aksine sayısız reddiyeler yazmışlardır. Dört mezhebin haricindeki her mezhep sapık mezheptir. Vehhâbîler ise kâfirdir.

2 - Vehhâbilik sünnî bir mezhepmiş de yalnız bazı ifratları varmış, ifrat veya tefrit ne ile bilinir? Kitab ve Sunnete göre bilemeyiz. Bütün sapık mezhepler, kendi mezheplerinin de Kitab ve Sünnete dayandıklarını iddia etmişlerdir. İfrat ve tefrit Ehl-i Sünnet âkidesine göre ölçülür. Vehhâbilik eğer sünnî bir mezhep ise ifratı olmaz onun. Çünkü farklı ictihad rahmettir, ifrat değildir. «Nimet-i İslâm» kitabının nikâh bahsinde Vehhâblliğin ZINDIKLIK olduğu bildirilmektedir.

3 - Vehhâbîlerin şirkten kaçmak ve tevhidi korumak gibi iyi niyetleri varmış. 72 sapık mezhebin hepsi de iyi niyetle hareket etti, fakat hepsi de Ehl-i Sünnetin dışına çıktığı için dalâlete saplandı. «CEHENNEM İYİ NİYETLİLERLE DOLUDUR» mealindeki Hadîs-i şerîf iyi niyetle işlenen günah ve küfürlerin mazur görülemiyeceğini göstermektedir. Ehli olmayanın Kitâb ve Sünnete el uzatması felâkettir. Cebriye, Mutezile, Şia gibi sapık mezhepler, Kitâb ve Sünnetten anladıkları manaya göre ictihad etmişlerdir, fakat hepsi de dalâlete düşmüşlerdir. Yani Kitâb ve Sünnete göre herkes ifrat ve tefriti bulamaz. Ehil olanlar bulmuş ve bir kaideye bağlamışlardır. Bu kaide topluluğuna Ehl-i Sünnet velcemaat denir.

Broşürün onuncu maddesine devam ediyoruz :

«Asırlar boyunca Mâtûrîdî kalan milletimizin bundan böyle de bu inanma üslûbunu devam ettireceği kanaatindayım.»,

Başka bir cümlesi de şöyle :

«Ayrıca Türk milletinin iman üslûbuna uygun düşmediği için Vehhâbiliğin tutunacağına da inanmıyorum.»

Asırlardır Şeriatla idare edilen Türk milleti, önce Meşrutiyeti, sonra da Cumhuriyeti kabul etmiştir. Komünistin birisi çıksa ve dese ki:

«Asırlar boyunca müslüman kalan milletimizin bu inanma üslûbunu devam ettireceği komünist olmayacağı, ayrıca Türk milletinin iman üslûbuna uygun düşmediği için   komünizmin   Türkiye'de   tutunacağına   da   inanmıyorum.»

Böyle bir komüniste ne denir? En azından kimi kandırıyorsun? denir. Herkes biliyor ki solcular bu milleti «Türkiye komünist olmaz.» sloganıyla uyutmaktadır.

Muteber kitaplarımızda itikaddaki mezhebimiz Ehl-i Sünnet Velcemaat olarak tarif edilmiştir. Hiç bir islâm âlimi Mâtûridî veya Eş'arî diye ayırmamıştır. İbni Teymiyeciler ve Vehhâbîler bilhassa İmâm-ı Eş'arî'ye te'vilci diyerek saldırırlar.

Vehhâbîliğin karakteristik vasfını bilmekte faide vardır. Umumiyetle Ehl-i Sünnet âlimlerinden nakil yapmazlar, devamlı âyet ve hadisten delil getirmeye çalışırlar Vaazlar ve hutbeler, farkında olmadan umumiyetle bu metodla işlenmektedir.

Komünist olan bir kimsenin alnında KOMÜNİST yazmadığı gibi, vehhâbi olan bir kimsenin de alnında VEHHÂBÎ diye yazmaz. Ancak fikirlerinden anlaşılır. Özel mülkiyet ve din düşmanlığı yapanlar komünisttir. Mezhep düşmanı olup, müctehid olmadığı halde, delil olarak hep âyet ve hadîsi gösterenler ve kıyas-ı fukahayı inkâr edenler de vehhâbidir. Türkiye'de komünist de, vehhâbi de vardır. Fakat birisi kanunlardan korktuğu için, diğeri de Ehl-i Sünnet müslümanlarından çekindiği için alenen vehhâbi ve komünist olduğunu söyleyemiyor. Herkes Kardâvî gibi, Mevdûdi gibi mezhepsiz olduğunu söyleyecek kadar açık yürekli değil ya...

«Türkiye komünist olmaz» demek nasıl l ihanet ise, Karaman gibi «Türkiye Vehhâbi olmaz» demek de ilme, akla, mantığa aykırıdır, Suud-i Arabistan Ehl-i Sünnetin Kal'ası iken, İngilizlerin tesiriyle Vehhâbiliğin Karargâhı haline gelmemiş midir? Asırlardır Ehl-i Sünnet olması vehhâbi olmamasına mani olabilmiş midir?

Karaman'a göre Türkiye'de vehhâbî olmadığı için, tıpkı komünist olmadığı gibi, bu hususta para için kitap yazarak savaşsız kahraman olma sevdasından vazgeçilmeliymiş. Vehhâbiliğe reaksiyon göstermek sürüye kurt getirebilirmiş. Kurt yoksa gelmez elbette. Fakat sürüyü öylece teslim almak isteyen Abduh'un çömezleri sinsi kurtlar masonların komünistlerin koltukları altında ulumaktadırlar. Bugün Vehhâbîlerle yapılan KÜLTÜR ANLAŞMASI gereğince Vehhâbî kitabı olmayan tek dinî müessese kalmamıştır.

Türkiye'de belki bir milyon komünist vardır. Fakat kaç tanesi alenen «Ben komünistim» diyebiliyor? Elbette mezhepsizler de «Biz Vehhâbiyiz.» demezler. Bugün vehhabîler bile kendilerine vehhâbî demiyorlar. Rusya bile kendisine komünist demiyor, sosyalist diyor. Vehhâbîler de kendilerine vehhâbî demiyorlar. Selefî diyorlar? Bazan onu da demiyorlar.

Karaman, mezhepsiz Reşit Rıza için «Müellifin selefî oluşunu, bazı kimseler Vehhâbîlikle karıştırmışlardır.» diyor.

Bu da intak-ı Hak kabilinden bir söz. Yani Reşit Rıza'nın mezhebi yokmuş, dört mezhebden birisine mensup değilmiş, selefî imiş. Bunu bizzat Karaman söylüyor, söyleten Allahü teâlâya hamdler olsun. Mustafa Varlı, mezhepsiz Kardâvî için «Şafiî mezhebine mensup değerli bir âlimdir.» diyordu. Fakat Karaman, Reşit Rıza için bir mezhep bulamamış, Selefî diyor. (Selefîliğin iç yüzü, ikinci ciltte, Uludağ'a Vesikalı Cevaplar kısmında vesikalarla anlatılmıştır.)

Ehl-i ilmîn bildiği gibi, Selefîlik İbn-i Teymiyye'nin yoludur. Vehhabîliğin kamufle şeklidir. Vehhabîliğin liderleri sadece Muhammed bin Abdülvehhab değildir, İbni Teymiyye ve talebeleri de Vehhâbiliğin liderleridir. Dört mezhebden olmayan bir kimse nasıl müdafaa edilir, hayret ediyoruz.

Vehhâbî meşrepli mezhepsizler diyorlar ki:

«Eshâb-ı Kiramın mezhepleri ne idi? Tabiînin mezhepleri ne idi? Bunların mezhepleri mi vardı?  Hepsi Selefî idi.»

Her mutlak müctehidin mezhebi, kendi mezhebidir. Nasıl İmâm-ı A'zam'ın mezhebi kendi mezhebi ise, İmâm-ı Sevrî'nin de, İmâm-ı Evzaî'nin de mezhepleri kendi mezhepleri idi. Eshâb-ı Kiramın hepsi de müctehid olduğundan her birinin mezhepleri kendi mezhepleri idi. Tabiînden başlayıp mezheplerin teşekkül ettiği devreye kadar, müctehidler kendi mezhepleri ile amel ediyor, müctehid olmayanlar ise, yakınlarındaki müctehidlere bilmediklerini sorarak amel ediyorlar idi, onların mezhepleri de tâbi oldukları müctehidin mezhebi idi. Yani müctehid olsun olmasın hiç kimse mezhepsiz değildi.

Hak mezhepler, bid'at değildir. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin emridir, rahmettir. Dört hak mezhep teşekkül ettikten sonra birine girme mecburiyetinde İCMA hâsıl oldu. İbn-i Teymiyye ve talebeleri hiç bir mezhebe tâbi olmadılar, mezhepsiz oldular. Mezhepsizler, mübarek Selef-i salihine bile Selefî diyorlar.

Karaman'ın kendi kendine hazırlayıp cevaplandırdığı tenakuzlarla dolu röportajı burada bitti.

Şimdi ise Karaman'ın aynı broşürde Fikrî Yavuz'a verdiği cevaplara bakalım.

Fikrî Yavuz'a verdiği cevabın beşinci maddesinde mezhepleri tek mezhep halinde birleştirmek istemediğini savunarak mezhepsiz Reşit Rıza'nın kitabından dört cümle seçerek, broşüre almış, cümleler aynen şöyledir:

1 - Bugün fetva makamından çıkan fetvalar İslam fıkhı, hele hiç olmazsa dört mezhep üzerine olmalı değil midir?

2 - Bu sebeple günümüzde hiç olmazsa dört mezhep imâm ve fakihlerinin kitap ve görüşlerinden süzülmüş bir kitap telif edilmeli.

3 - Salih mü'minlerin ibâdetler konusunda herhangi bir müctehidi -mezhebi- taklîd etmelerinde mahzur yoktur.

4 - Fakat bir kimse müctehid imâmların hepsini sever ve sayar da sünnete uygun olduğuna kanaat getirdiği yerlerde onların her birine tâbi olursa davranışı övgüye lâyık olur.

Bu cümleleri de cevaplandıralım:

1 - Birinci cümlede tek mezheple değil, İslâm fıkhı ile fetva verilmesi isteniyor ki, tek mezhebe bağlılığın İslâm fıkhı demek olmadığı apaçık söylenmektedir, İmâm-ı A'zam tek mezheple amel etmiştir, tabileri tek mezheple amel etmiştir. Selefî meşreplilere göre bunlar İslâm fıkhı ile amel etmiş sayılmıyor. «Hiç olmazsa dört mezhep üzerine fetva verilmelidir.» demesi de dört mezhep haricinde hak mezheplerin bulunduğunu alenen itiraf değil midir? Tek mezhebe olan bu düşmanlık acaba nereden ileri geliyor ki?

2 - İkinci cümlede «Dört mezhebin hükümlerinden süzülmüş bir kitap telifi» ne demektir? Apaçık şekilde dört mezhebi tek mezhep halinde birleştirmek demek değil midir? Karaman'ın, Celâl Yıldırım'ın, yaptığı gibi, bu mezhep böyle diyor, öteki müctehid şöyle diyor, diyerek fıkıh anarşisi çıkarmak demek değil midir? Dört mezhebin kitaplarını bir kitap halinde, dört yolu bir yol halinde birleştirmek dört mezhebi kaldırmak demek değil midir? Karaman hem mezhepleri birleştirmek istemiyoruz diyor, hem de böyle bir cümleyi delil olarak gösteriyor. Ne kadar tuhaf değil mi?

3 - Üçüncü cümle ile de tek mezhebe bağlı kalma mecburiyeti kaldırılmak isteniyor. Herhangi bir müctehidi taklîd etmekte mahzur olmadığı söyleniyor. Karaman parantez açmış, müctehidden kasıt mezhep diyor. Halbuki Reşit Rıza'ya göre müctehidlik iddia eden herkes mezhep sahibidir.

4- Delil diye yazılan bu dördüncü cümle de çok enteresan... Mükellefin müctehid İmâmların sünnete uygun olduğuna kanaat getirdiği yerlerde onların her birine tâbi olması övgüye lâyıkmış. Ne demek bu? Müctehid İmâmların sünnete uygun olup olmadığını kim tesbit edecek? Cevap olarak «BİR KİMSE» deniyor. Yani önüne gelen mezhep imâmlarının hatasını araştıracak. Hak olan mezheplerde sünnete aykırı taraf bulunmadığı için hak mezhep denmiştir. «Sünnete uygun olduğuna kanaat getirdiği yerlerde» tabirini kullanmakla «Sünnete uymayan yerleri de vardır» denmek istendiği gizli değildir.

Dördüncü cümlede ne deniyor? Bir kimse, sünnete uygun olduğuna kanaat getirdiği yerlerde bazan bu müctehidi, bazan ötekini taklîd etmesi isteniyor. Her mezhepten işine gelen yerleri zaruretsiz alan kimseye mezhepsiz derler.

Cümlede geçen bir kimse sözü  de çok  manidardır.

Cümlede geçen BİR KİMSE müctehid ise, müctehid kendi içtihâdı ile amel eder, başkasının içtihâdına karışmaz. Müctehid değil de mukallid ise, delilini bilsin veya bilmesin mezhep imâmlarına değil, bir tek mezhep imâmına tâbi olur. Tabiî hak olan dört mezhep imâmından birine, gidip de İbni Teymiyye veya Şiî Şevkâni'ye değil tabiî...

BİR KİMSE'nin kendi mezhebinde sünnete muhalif ictihadların olabileceğini kabul etmesi, zaruretsiz kendi mezhebinden başka hak bir mezhebin hükmü ile amel etmesinin İLHAD olacağını Imâm-ı Rabbânî hazretlerinden öğrenmistik.

Karaman, Fikrî Yavuz'a verdiği onuncu cevapta kendisinin Ehl-i Sünnete ve İcmâ-i Ümmete aykırı tek cümlesi olmadığını iddia ediyor. Yukarıda sayısız cümleler nakledildi, hangisi Ehl-i Sünnete uygun? Bu hareketler, bu fikirler, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin bildirdiği gibi İLHAD değil midir?

Karaman'ın Sayın Yavuz'a şöyle bir suali var:

«Kendinizi Ehl-i Sünnetin mihengi mi zannediyorsunuz? Size böyle bir ehliyet diplomasını veya icazetini kim verdi?»

Dört hak mezhebin birisine tâbi olan Ehl-i Sünnete mensup bir kimse kendisini Ehl-i sünnetin mihengi zannetmez. O sadece Ehl-i Sünnet âlimlerinden nakil yapar, Ehl-i Sünnetin mihengi olarak Ehl-i Sünnetin âlimlerini, âlimlerinin hükümlerini ölçü almıştır. Bir müslüman da ancak, böyle yapar.

Bizim gibi Ehl-i Sünnet mukallidleri için mihenk taşları mezhep imâmları ile mezhebdeki müctehidlerdir. Reşit Rıza'ya göre ise İbn-i Teymiyye, Şevkâni gibi mezhepsiz-lerdir.

Zamanımızdaki mezhepsizlere göre ise mihenk taşları, mezhep imâmları ile müctehidler değil, Kitâb ve Sünnettir. Mezhep imâmları da insan olduğu için hata ederlermiş, onun için Kitab ve Sünnet ölçü olmadığı halde, mezhepsizlerin Kitab ve Sünnetten çıkardığı hükümler ölçü ve mihenk taşları oluyormuş. Mezhep imâmları insan olduğu için yanılıyor, fakat mezhepsizler insan olmadıkları için hata etmezlermiş. Mezhepsizler insan değil BELHÜM EDAL imiş.

Mezhepsizlere soruyoruz, İmâm-ı A'zam'ı, İmâm-ı Rabbânî'yi Ehl-i Sünnetin mihengi kabul ediyorlar mı? Evet derlerse, yukarıda vesikasını verdik, İmâm-ı Rabbânî hazretleri Reşit Rıza'nın, Karaman'ın fikirlerini İLHAD olarak kabul etmektedir.

Eğer İmâm-ı A'zam gibi büyükleri Ehl-i Sünnetin mihengi kabul etmiyorlarsa dünyada Ehl-i Sünnete mihenk olacak kimse kalmadı demektir. Belki mezhepsizler Kitâb ve Sünnet var ya diyecekler. Kitâb ve Sünneti İmâm-ı A'zam anlıyamadı da mezhepsizler mi anladı?

Karaman, Sayın Fikrî Yavuz'a şöyle bir sual soruyor:

«İslâm davâsına bizden fazla sahip çıkma hakkını nereden alıyorsunuz? Size böyle bir ehliyet diplomasını veya icazetini kim verdi?».

Karaman'a mezhepler arasında tercih yapma, bir hükmün İslâm'ın rûhuna daha uygun olduğunu, diğerinin uygun olmadığını söyleme icazetini kim vermişse, Sayın Yavuz'a da böyle bir işin caiz olmadığını söyleme icazetini o vermiştir. Anlatabildik mi Karaman?

Bizim mihengimiz Ehl-i Sünnetin mübarek imâmlarıdır. İmâm-ı A'zam'ın kâfir dediği kâfirdir, İmâm-ı Rabbânî'nin mülhid dediği mülhiddir.

Karaman'ın Yavuz'a verdiği onbirinci cevapta, kâfirler sadece Efgani ve Abduhu takdir etmekle kalmamışlar, büyük müctehidleri, Gazâlî ve İbni Rüştü de takdir etmişler.

Hiç kâfirden müctehid olur mu? Ehl-i Sünnetin mihengi İmâm-ı Gazâlî hazretleri, felsefeci İbni Rüştün birkaç hususta küfre düştüğünü ve kâfir olduğunu ispatlamıştır. Fakat hemşerimiz Karaman, bu felsefeciyi hüccet bir islâm âlimi gibi takdir etmekte ve sözü senetmiş gibi bazı kitaplarına bu felsefeciden delil getirmektedir.

Avrupalılar İmâm-ı Gazâli'yi ilmînden dolayı takdir etmişler, Efgani ve Abduh'u ise, islâmiyeti içten yıkmak istedikleri için, Efgani Ulu Hakan'ı devirmekte İngiliz masonları ile ittifak ettiğinden kâfir Avrupalılar takdir etmişlerdir.

Mezhepsizlere soruyoruz :

Mason Efgani ile mason Abduh'un dinîmize ne faidesi olmuştur? Tek faydası söylenemez, fakat zararları saymakla bitmez. Mucizelerin bir kısmını te'vil, bir kısmını da inkâr etmemiş midir? Kurân-ı kerîme MAHLUK dememiş midir? Faize helâl dememiş midir? İslâma böyle mi hizmet edilir? Böyle bir mezhepsiz nasıl olur da methedilir, nasıl olur da Karaman bu Vehhabîyi MUTLAK MÜCTEHİD olarak gösterir? Kâfir Avrupalıların bu sapıkları övmesi, takdir etmesi bu sapıklıklarından dolayıdır. İmâm-ı Gazâlî hazretlerini ise ilmînden dolayıdır. Mevlânâ hazretlerini ise yanlış olarak onu HÜMANİST zannetmelerinden dolayıdır.

İmâm-ı A'zam yarım milyon mesele halletmiş, 64 bin kaide koymuştur. Mason Abduh ve tilmîzlerinin mezhepsizlikten başka dinîmize ne hizmetleri olmuştur?

Bir İbni Âbidin dururken, bir Kuduri mevcutken, Mısırlı ve Suriyeli mezhepsizlerin kitaplarını tercüme etmek dine hizmet midir, dinî yıkmak mıdır?

Biz bu mezhepsizlerin içyüzlerini ortaya serince Bay Karaman hemen çıkıyor, «Eser yazarı ile değil, yazar eseri ile değerlendirilmelidir.» diyor. B,u ne demektir? Yazarı mason da olsa, mezhepsiz de olsa siz eserine bakın, eseri iyi olabilir demek değil midir? Bir masonun yaptığı alet kullanılır, fenne ve dünyaya ait eserlerine itimat edilebilir, Fakat dine ait yapıtlarına nasıl itibar edilir?

Karaman'ın şu hadîs-i şerîfi duyduğunu biliyoruz :

«Ehli olmadığı halde kendi re'yi ile Kur'ân-ı kerîmi tefsir eden cehennemliktir.»

Yapılan tefsir belki Beydavi tefsiri gibi kıymetli bir tefsir olabilir. Fakat ehli olmadığı için Hadîs-i şerîfe göre cehennemliktir. BEYDAVİ senettir. Fakat Karamana göre Beydavi tefsirinde bile mevzu hadîs vardır, hattâ IHYA'da bile mevzu hadîs vardır. İçinde mevzu hadîs bulunmayan kitaplar Karaman'ın kitaplarıdır.

Bir insanın İslâm âlimlerine hücum etmesiyle büyük olurum sanması çok abes ve çok yanlış bir taktiktir. .

İmâm-ı A'zam'ın her sözü hüccettir. Fakat aynı sözü Reşit Rıza söylemiş olsa hüccet olmaz. Biz Hüccet-ül İslâm olana inanırız. Masondan ve mezhepsizden Ehl-i Sünnete uygun eser beklemek ilme ve akla aykırıdır. Onlar yapmak değil, yıkmak isterler.

Karaman «Yazar eseri ile değerlendirilmelidir.» diyor. Reşit Rıza'nm eseri, Ehl-i Sünnet âlimlerininkine uymadığı için değer vermiyoruz.

Bay Karaman, broşürün onblrinci maddesinde Efganinin ömrünü İngilizlerle geçirdiğini söylüyor, Kaynak olarak da mezhepsizlerin çıkardığı El-MENAR dergisini gösteriyor. Ulu Hakan ise, Efgani'nin bir İngiliz casusu olduğunu HATIRAT'ında söylüyor. Şimdi hangisine inanalım? Cennet-mekâna mı, yoksa mezhepsiz dergiye mi?

Karaman, Sayın Yavuz'a verdiği onikinci maddedeki cevapta, halkın, avamın, mukallidin, mezhepleri olamıyacağını bunların mezheplerinin müftülerin vereceği fetvalar olacağını söylüyor. Dünyada tek müctehid olmadığına göre Karaman'a göre herkesin mezhebi yoktur, yani herkes mezhepsizdir. Arapça bilmek müctehid olmayı gerektiriyorsa Arap Devletlerindeki bütün vehhâbîler müctehid demektir.

«Avamın mezhebi müftünün fetvasıdır» sözünü açıklayalım. Müftü müctehid olmadığı için ona hangi mezhebe göre fetva verdiğini söyler. Hanefî olana Hanefi mezhebine göre, Şafiî olana da Şafiî mezhebine göre fetva verir. Bütün mezhepleri karıştırıp telfik yapmaz. «Avamın mezhebi yoktur» sözü, Avam mezhep imâmı değildir, kurduğu bir mezhep yoktur dernektir. Mezhepsiz demek değildir, mezhebi tâbi olduğu dört hak mezhepten birisi demektir.

Karaman broşürdeki onikinci maddede bir denemeden bahsediyor, Dinimizi deneme tahtası mı zannetti ki? Halkın başka mezheplere ihtiyacı var mıdır, yok mudur deneme yapılmalıymış! Bunu müftüler yapacakmış. Hangi müftüler? Laik müftüler mi, yoksa dinîmizin tarif ettiği müctehid müftü mü? Günümüzde tek müctehid müftü olmadığına göre, müftüden bahsetmek isabetli değildir. Dinîmizde denemeye, tecrübeye ihtiyacı olan bir hüküm yoktur. Dinîmiz noksan değildir, kâmildir. Denemeyle hüküm bulunmaz.

Nihâyet Karaman denemeyle ilgili cümlelerinden sonra ağzından baklayı çıkarıyor:

«Müslümanlar bazı müftülere baş vurup aile yuvalarını yıkan fetvalar ile başları dönmüş olarak ayrılırken müftüler onlara (FİLÂN HAK MEZHEBE GÖRE SENİN KARIN BOŞ DÜŞMEZ) deseler, o müslüman büyük bir sevinç içinde derhal o hükmü benimser mi? Elbette.»

Karaman'ın böyle bir fetvasını belki birçok müslümanlar benimseyebilir, fakat onların benimsemesi bize ölçü olmaz,, böyle rastgele bir fetva mezhepsizlik olur. Zaruret hallerinde başka bir hak mezhebi taklid etmenin belli şartları vardır. Mezheb-i İbni Teymiyye'ye göre üç talak bir talak sayılır, müftü bu mezhepsize göre fetva verse, müslüman bilmediği için memnun olur, fakat böyle bir fetva zina olur, mezhepsizlik olur. Sonra bay Karaman'a göre «Nikâh dinî bir akit değildir.» din mevzuu içine bu nikâhı niçin sokar ki?

Zarurete mebni dört hak mezhebden birisini taklîd etmenin caiz olduğunu Ehl-i Sünnetin mihengi olan âlimler hükümler koymuşlardır. Ancak bunun da şartları vardır. Bunu bir misalle açıklayalım;

Hanefî mezhebine mensup abdestli bir kimsenin eli kanasa «Şafiî mezhebinde kanın çıkması abdesti bozmaz» diyerek gidip namaz kılamaz. O anda namazı kılması için bir zaruret bulunacak. Zaruret bulununca, Şafiî mezhebine göre guslünün bulunup bulunulmadığına bakılır. Gusülde niyet etmemişse guslü Şafiî mezhebine göre yok demektir. Hanefiye göre de kan çıktığından abdestsizdir. Yani her iki mezhebe göre abdestsizdir, namaz kılamaz. Eğer Şâfiî mezhebine göre guslü varsa, abdestinin olup olmadığına bakılır. Abdest alırken niyet etmiş midir? Etmemişse abdestsizdir. Yabancı bir kadına dokunmuş mudur? Dokunmuşsa abdestsizdir. İstinca yapmış mıdır? Az da olsa üzerinde necaset var mıdır? Hanefî mezhebine göre az necaset namaza mani değildir, Şafiî mezhebinde ise manidir. Bunun gibi diğer mezhepteki bütün bozan hükümlerle, farz olan hükümleri bilmek lâzımdır. Türkiye'de hak olan dört mezhebin hükümlerini bilebilen insana rastlamak çok nadirdir. Mezhep taklîdi oyuncak değildir. Hanefî mezhebindeki mükellef, gusülde, abdestte ve necasette tamamen Şafiî mezhebine uysa namaz kılarken de Şafiî mezhebine göre yapması gereken hükümler vardır. İmâm arkasında fatiha okuması lâzımdır. Yani Şafiî mezhebinde bulunan 18 erkânı tatbik etmesi lâzımdır. Selâm verirken namazdan çıkmaya niyet etmesi lâzımdır. Şafiî mezhebinde gecenin yarısından sonra yatsı namazını kılmak caiz değildir. Gecenin yarısından sonra yatsıyı kılarsa eda etmiş olmaz, kaza etmiş olur. Bu hükümleri bilen kaç müslümana rastlanır?

Boşanma mevzuu da öyle kolay bir iş değildir. Şafiî mezhebine göre muteber sayılmayan bir nikâh ile evlenen Hanefî bir müslümana karısını cebren boşatsalar, bu kadın boş olur. Şafiî mezhebine göre boş değildir, denemez. Çünkü Şafiî mezhebine göre zaten nikâhlı değildi. Şafiî mezhebine göre cebren boşama muteber değil deyip de, adama «Git evliliğine devam et» denirse, adam memnun olabilir ama, evliliğin dine uygun olması lâzımdır. Kişinin memnuniyeti ölçü olmaz. Hanefî mezhebindeki müslümanın Şafiî mezhebindeki nikâh ile ilgili bütün şartları gözetmeden onunla tekrar evlenirse zina olur, mezhepsizlik olur. Bu şartları saymadan caizdir gibi kafadan fetva verenlere şahit olduk.

Broşürün sonunda Karaman, Yavuz'un haklı tenkidlerini hazmedemiyerek şöyle diyor:

«Yazık, ne kadar yazık, İslâm uleması birbirine düşüyor.»

Günümüzde birbirine düşen İslâm uleması var mıdır? Karaman, Yavuz'la birlikte kendilerini İslâm uleması olarak nasıl takdim eder? Biz de Karaman'a soruyoruz, «Ulema icazetini size kim verdi?» İlim o kadar ucuzladı mı ki? Âlim kelimesini insan kendisine öyle hemen kolayca nasıl yakıştırır? Davudoğlu Hoca'nın öğrettiği kadar fıkıh bilmekle insan âlim olamaz. Bir kimseye âlim diyebilmek için hiç değilse fukahanın yedinci tabakasından olan İbni Âbidin kadar ilme sahip olmak lâzımdır. Dünyada İbni Âbidin kadar ilme sahip kaç kişi çıkar? Herkes kendine âlim gözüyle bakarsa anarşiden geçilmez.

Allahü teâlâ Ehl-i Sünnet Müslümanlarının yardımcısı olsun. Âmin...