EMEKLİ POSTACI

M. İHSAN OĞUZ

Fransız ve Alman cumhuriyetlerini öven, ABD ile İngiliz idarelerine MÜTEKÂMİL İDARE diyen, Hazret-i Muaviye Radıyallahü anh'a ağır şekilde dil uzatan ve alenen selefiyye mezhebinde olduğunu söyleyen Emekli postacı M. İHSAN OĞUZ, Türkiye'deki selefi meşreplilerin reisi durumundadır.

Emekli Postacı İhsan Oğuz'un MİFTAHÜSSEADE (Saadet Anahtarı); isimli kitabın propagandasını yapmak üzere, ekserisi selefî kurmay heyetine mensup Din İşleri Yüksek Kuruluna havale ediliyor. Sene 1968, basit bir tenkidle kitabı kurtarmak istiyorlar, ileride diyanete başka zihniyete mensup insanlar geçerse diye ellerinde bir vesika bulunsun diye diyanetten bir rapor almak istiyorlar. Hikmet-i ilahi kitabı incelemek üzere görevlendirilen raportör olarak, Ehl-i sünnet itikadında olan Ramazan Ayvalı kardeşimiz bulunuyor. Ramazan Ayvalı okuyor, Şehid Oral dinliyor, «geç diyor» habire Ramazan Ayvalı, «hocam nasıl geçelim, Eshâb-ı kirama saldırılıyor, beşeri nizamlar övülüyor, vehhâbiliğe ve Ahmediyye isimli mezheplere sünnî mezhep, deniyor.» Şehid Oral mecburen birkaç tenkid hazırlıyor. Şimdi o zamanki diyanetin verdiği kararla birlikte Emekli Postacının kitabını birlikte tahlil edip hakikatleri gözler önüne serelim.

Kitap için Din İşleri Yüksek Kurulunun müşterek kararı şöyledir:

«Ekli raporda belirtildiği gibi eser, bütünü ile dinî bilgi ve konuyu işleyiş bakımından zayıf olduğu, bazı yanlış mütalâalar ve yanıltıcı fikirleri ihtiva ettiği cihetle, okuyucuları tatmin edici bir kitap olmadığına karar verildi.»

Tarih 13.2.1969 Karar No. 46.

MİFTAHÜSSEADE isimli kitap TAŞKÖPRÜ ZADE ismiyle maruf Ahmed bin Mustâfa isimli Osmanlı âlimlerinden birisine aittir. Bu zat Kastamonuludur, İhsan Oğuz da Kastamonu'ludur. kitaba verilecek başka isim yokmuş gibi bu âlimin kitabının isminden faydalanarak bu ismi koymuştur.

Sayfa 21 de beşerî sistemleri övüyor. Sonunda bir milleti ancak böyle bir sistemin saadete kavuşturacağı ileri sürüldüğü halde Diyanet bu kısmı şöyle tenkid ediyor

«21. sahifedeki izahtan, beşerî idare tarzlarının ilâhi kanuna tercih edildiği fikrî çıkabilir.» .

Emekli Postacı beşerî sistemleri EN MÜKEMMEL SİSTEM diye övüyor, Diyanet de İlâhi kanuna tercih edilebileceği fikrî çıkabilir gibi yumuşak bir ifade kullanmış. Beşerî nizamın ilâhî nizamdan üstün olduğu yazılıdır denmemiş.

21. sayfayı buraya aynen aktarıp hep birlikte okuyalım :

«ASRIMIZIN : Demokrasi şekil de, halk hükümeti, hakimiyyeti ümmet, ammei millet hakimiyeti şeklidir. Bu şekillerin en mükemmeli de, yine milletin haklmiyyeti, meşvereti, hürriyeti; müsavaatı, esaslarına müstenid olan, demokrasinin bütün şartlarını, vasıflarını cami bulunan (CUMHURİYET) idaresi ve şeklidir.

Bunların timsalini: Yer yüzünün bugün en mütekâmil (hayatı dünya) idaresini teşkil eden, Amerika cemahiri muttehidesî milletlerinin şekli idaresi ve hükümeti ile, cumhuriyet şekli olmadığı halde İngilizlerin mütekâmil (Ve fakat: ihtiyarlamış) meşruti idaresi ve hükümeti teşkil eylemektedir. Fransızların, Almanların cumhuriyet idaresi dahi mütekâmil idarelerdendir. Bu yolda her millet ve memleketin kendine mahsus (Kavanini Esasiyesi, Nizamâtı mer'iyyesi, örf, adât ve ananatı milliyesi) vardır.

Her millet ve memleketi ancak, böyle bir idare ve hükümet sistemi refah ve saadete kavuşturur. Onun için, bütün efradı milletin, böyle bir hükümetin tesis ve tekmiline çalışması, onu tesisten sonra da her nevi halel ve tehlikelerden canla başla koruyarak devam ettirmesi en büyük bir vazife ve farizadır.

ELHAMDÜLİLLAH biz, yarım asra yakın bir zamandan beri cumhuriyet idaresini kurmuş bulunuyoruz, İnşaallah bu idare, en hakiki ve kâmil bir dereceye, yakın bir âtide vasıl olur.»

Az da olsa okuyucularımızdan bazılarının yukarıda yazılan terkipleri zor anlayacağı düşünülerek yazının özetini çıkaralım:

Birinci paragrafta en iyi demokrasi şeklinin hürriyete (özgürlüğe) müsavata (eşitliğe) dayanan Cumhuriyet idaresi olduğu belirtiliyor.

İkinci paragrafta bugün yeryüzünün en mütekâmil idare şeklinin Amerika Birleşik Devletleri'nin idare şekli olduğu ve cumhuriyet idaresi olmamasına rağmen İngiliz idare şeklinin de en iyi bir idare şekli olduğu, Fransız ve Almanların idare şekillerinin de en iyi bir idare şekli olduğu belirtildikten sonra her milletin kendine göre bir Anayasası bulunduğu belirtiliyor.

Üçüncü paragrafta her milleti ancak Amerika, İngiliz, Fransız ve Alman idareleri gibi bir idare sisteminin saadete kavuşturacağı belirtildikten sonra, millet fertlerinin hepsinin böyle bir idarenin kurulmasına çalışması, kurulduktan sonra da böyle bir idareyi canla, başla koruması en büyük bir vazife ve farz olduğu hükmüne varılıyor.

Dördüncü, yani son paragrafta ise şeriatın kaldırılıp yarım asırdan beri cumhuriyet idaresini kurmuş olduğumuz için ELHAMDÜLİLLAH deniliyor. Cumhuriyet idaresinin daha olgun bir ideale kavuşması da temenni edilerek bu fasla son veriliyor.

Millî FİKİR olarak biz hiç bir yoruma girmeden (sadece biraz açıklayarak) 21. sayfadaki bu hususla ilgili yeri aynen naklettik. Kararı okuyucunun vermesini istedik.

21. sayfanın üst kısmında Hulefai Raşidin idarelerini DEMOKRATİK BİR HÜKÜMET olarak tarif ediyor. Hakimiyyeti âmme ibaresini de kullanarak CUMHURİYET idaresi olduğunu belirtiyor. Eğer Mustafa Kemal sağ olsaydı. Emekli Postacının ağzının payını vererek şöyle diyebilirdi:

«İslâm şeriatını demokratik cumhuriyete benzetmek bana en büyük bir ihanettir.»

Dost düşman, dinli dinsiz herkes bilir ki, demokratik cumhuriyetle şeriat ayrı ayrı idare tarzlarıdır.

Selef-i salihin (yani sahabe, tabiîn ve tebe-i tabiîn) hakkında kısa bir malûmat verelim. Eshâb-ı kiramın tamamı müctehid idi, onlar için delil, Kitab ve Sünnet idi. Tabiîn ve Tebe-i tabiîn devirlerinde de müctehid çok idi. Meselâ Fukaha-i seb'a denilen Medinedeki yedi büyük âlim Süfyan bin Uyeyne, Süfyan-ı Servî, İmam-ı Evzaî, dört mezhebin İmâmları ve daha birçok mutlak müctehid var idi. Fakat gerek Eshâb-ı kiramın ve gerekse dört İmâmdan başkalarının ictihadları toplanmamış olduğundan onlara uymamız mümkün değildir. (Bu bilgileri Mevlâna Halid-i Bağdadî hazretlerinin İTİKADNAME isimli eserinden aldık.) Aynı kitapta şöyle buyuruluyor:

«Bugün bu dört İmâmdan birine uymayan doğru yoldan sapmış, büyük tehlikeye girmiştir.»

Hemen aşağıda da Ehl-i sünnetin iman bilgilerini İmâmı Eş'ari ile İmâm-ı Maturidî'nin yaydıkları, her müslümanın itikadda bu iki İmâma uymak mecburiyetinde bulunduğu bildiriliyor.

Demek ki bir insanın Ehl-i sünnet olabilmesi için itikadda hu iki İmâmdan birisine, amelde ise dört hak mezhebden birisine tâbi olması lâzımdır.

Dört hâk mezhep teşekkül etmeden önce müctehid olanın kendi içtihâdına tâbi olması, müctehid olmayan mukallidler de bir müctehide tâbi olması zaruri idi. Bugün ise her müslümanın dört hak mezhebden birisine tâbi olmasının zaruri olduğunda İCMA vardır. Tabiîn devrindeki bir mukallidin Tebe-i tabiîn devrindeki  bir müctehide (meselâ Şafiî mezhebine) uyması düşünülemez. Bugün mezhepsizler çıkmış, sahabenin mezhebi ne idi, Tabiîn devrindeki.mukallidlerin mezhebi ne idi? Yani mezhepleri yok idi, demek istiyorlar. Madem onların mezhepleri yok idi, bizim de mezhebimiz yoktur. Biz selef gibiyiz diyorlar. Bu bakımdan kendilerine selefî veya selef mezhebindeniz diyorlar, Vehhâbîler de kendilerine selef mezhebindeyiz diyorlar. Selef mezhebindeyiz demek, biz hak mezhepleri kabul etmiyoruz, kendimiz kitaptan sünnetten ahkâm  çıkarıyoruz demektir.

Emekli Postacı sanki cumhuriyete hamdeder gibi selefiye mezhebinde olduğuna siyah harflerle şöyle hamdediyor. (Sayfa 68).

«Elhamdülillah; Ben de selefiyye mezhebi üzereyim.»

Sırf bu cümlesi bile Emekli postacının zihniyetini göstermeye kâfi gelmez mi? Selefiyye hakkında ikinci cildde geniş mal'ûmat vardır.

Postacı kitabının çeşitli yerlerinde Kelâm ilmîne, dolayısıyle Kelâm ilmîni kuran Kelâm âlimlerine felsefeyle dinî karıştırdılar diye kızıyor. Halbuki Kelâm âlimleri, felsefenin dine girmesine mani olmuşlardır, İbni Sina ve Ibni Rüşt gibi felsefeciler, felsefeyi dine sokmak istemişlerse de küfre düştükleri İmâm-ı Gazâlî hazretleri gibi Ehl-i Sünnet âlimlerince bildirilmiştir. Postacı bu gibi bid'at ehline ve bilhassa Ehl-isünnet âlimlerine çatmaktadır. Kitaptan birkaç misal verilirse mevzu vuzuha kavuşur. Sayfa 61 de şöyle diyor:

«Mütekillimini Ehl-i Sünnet, Ehl-i Bid'at mezhebini inkıraza uğratmıştır. Fakat: (Selefiyye, Ehl-i sünneti Hassa) mezhebinin de intişar ve teammümüne mani olmuştur.»

Postacı bu cümlesi ile şöyle diyor: Ehli Sünnetin Kelâm âlimleri Bid'at mezhepleri yok etmişlerse de Selefiyye mezhebinin de intişarını önlemişlerdir. Acaba Ehl-i Sünnet âlimleri niçin Selefiyye mezhebinin yayılmasını önlemişlerdir? Demek ki Ehl-i Sünnete uygun değil ki önlediler.

Emekli Postacı, Mezhebi Selef isimli müstakil bir kitabında sayfa 46 da Ehl-i Sünnet âlimleri tarafından Selefiyye mezhebine indirilen darbe için çok üzülmekte ve şöyle demektedir:

«Müslümanlığa, müslümanlara yazık olmuştur>

Hiç Ehl-i sünnet âlimleri müslümanlığa ve müslümanlara yazık olacak bir hareketi yaparlar mı? İşte Ehl-i Sünnet âlimlerine böyle dil uzatılmaktadır.

Aynı sayfada şöyle diyor:

«Bundan sonra Selefiyye mezhebi, ahassı havas arasında câri olmak vaziyetine düşmüş, bu suretle devam eylemek halinde kalmıştır.»

Ne demektir bu? İmâm-ı Mâtûridî ve İmâm-ı Eş'arî gibi Ehl-i Sünneti temsil eden bu mezhebe avam tâbi olmuş, Selefiyye mezhebine ise HAVAS yani en âlim kimseler tâbi olmuş.

Mezhebi Selef, isimli kitabında Ehl-i Sünnetin Kelâm âlimlerine de şöyle hücum etmektedir: (Sayfa 11). .

«Selefiyye, mütekelliminin vazettiği edille ile, ehli bid’ati reddetmeği kerih görür, Eş'ariyye ve Matûridiyye gibi (ilmî kelâm) ile mütevaggıl olmaz, anları Kitab ve Sünnetle reddederdi.»

Bu ifadeleri biraz açalım. Ehl-i Sünnet âlimleri Ehl-i bid'atı Kitab ve Sünnetle değil de kendi kafalarına göre çıkardığı delillerle reddedermiş. Pes doğrusu

Emekli Postacı sayfa 73'te aynen şöyle yazıyor :

«Sünnîler içinde (son asırlarda) bazı mezhepler zuhur etmiştir. Bunlar: (Vehhabiyya, Ahmediyye, Mehdiyye, Sümusiyye) mezhepleridir.»

Ehl-i Sünnetin dört hak mezhebi bulunduğunu kim iddia ediyormuş. Bakın Emekli Postacı dört tane daha sünnî mezhep çıkardı.

Emekli Postacıyı seven Hayrettin Karaman'ın neden vehhabiliğe sünnî mezhep dediği şimdi meydana çıkmıştır.

Karaman'ın Avukatı Ahmet Gürtaş acaba bu kitabı hiç mi görmedi. Kendi övdüğü Nimet-i islâm kitabında vehhabiliğe zındıklık dendiğini hiç mi duymadı? Ahmediyye mezhebini kuran Mirza Gulam Ahmed Kadiyani'nin kendisinin , Peygamber olduğunu söylediğini acaba bilmiyor mu? İngilizler, müslümanları parçalamak, müslümanlığı yok etmek için bu Ahmediyye'yi diğer adiyle Kadiyani'liği kurduklarını bilmiyor mu? Bütün bunları bildiği halde neden susuyor da mezhepsizlik aleyhinde yazan D. Ali Hocaya ateş püskürüyor?

Sünnîlerin arasından sapık bir mezhep çıkınca bunların da mı sünnî olması icap eder?

Bay Postacı, sayfa 76 da ise Vehhabîlerle-Ahmedileri Ehl-i sünnetin dışı olarak göstermiş. Bu ikili oynamanın fıkıhtaki hükmünü Bay Gürtaş'tan soruyoruz.

Sayfa 80 de İmâm-ı Â'zam aleyhirrahme, her nekadar delilsiz ise de şanına uygun şekilde övülmektedir. Fakat Diyanetin raporunda-burası tenkid edilerek'«İmâm-ı Â'zam için mübalağalı bir ifade kullanılmış» denmektedir.

Diyanetin raporunda sayfa 96 daki hatâlar için söyle denilmektedir:

«Hanefi, dolayısıyle Mâtûridiliğe taassup derecesinde bağlılık gösterip diğer Ehl-i sünnet mezhepleri hakkında isabetsiz görüşler kaydedilmektedir.»

Evet diğer üç hak mezhep hakkındaki görüşleri, Diyanetin raporunda belirtildiği gibi isabetsizdir. Fakat Hanefiliğe taassup derecesinde bağlı olduğu ifadesi yanlıştır. Çünkü postacı Selefiyye mezhebinde olduğunu iftiharla söylemektedir. Sayfa 60 da ise Selefiyye mezhebinin Mâtûridi'liğe daha yakın olduğu kaydedilmiştir. Yani Matûridiyyenin selefiyye olmadığını belirtiyor. Postacı Ben selefiyye mezhebindenim diyor, Diyanet:

«Sen Matûridiyyeye taassup, derecesinde bağlısın» diyor, işte Diyanetin tenkidi böyledir. Böyle bir Diyanetin tenkidine veya övdüğüne nasıl itimat edilir?

Postacı sayfa 135 de Peygamberlerin İSMET sıfatı bulunduğunu kaydediyor. Elhak doğrudur, Ehl-l sünnet itikadı böyledir. Ancak, Postacının Hayrettin Karaman'a yazdığı «Oğlum Hayrettin...» diye başlayan mektupta Feth süresindeki ZENB kelimesini tevil etmemek gerektiğini, Selefiyyenin tevil etmediğini, Peygamberimiz günah istemese hiç Cenâb-ı Hak ona senin geçmiş ve gelecek günahlarını affettim buyurur mu anlamında ifadeler yazdığını Çorum’da Tufeylî bir imâmın evinde okunan mezkur mektuptan anlaşılmaktadır. Vehhâblik, kitabın bir yerinde Ehl-i sünnetten gösterilirken, diğer yerinde Ehl-i sünnet dışı gösterildiği gibi günah işleme mevzuu da iki şekilde söylenmeşine sebep ne ola ki?

Sayfa 176 da Ehl-i sünnet olan Eş'ariyye hakkında şöyle denmektedir:

“Şaibei cebirden kurtulamamışlardır. Hak olan İmâm-ı Â'zamın tesbit ve tahkik eylediğidir.”

Bu şekilde İmâm-ı Â'zamın hak olduğu söylenince, diğerinin hak olmadığı meydana çıkıyor. Postacı kitabının başka yerinde «Ben Es'ari'ye hak mezhep dedim» demesi kurtarabilir mi? Hakkın mutlaka bir mezhepte olduğu nasıl söylenir. İctihad ictihadla nasıl nakzedilir. Mezheplerdeki haklılık veya haksızlığı gösterme, hakem olma gibi bir görevi Postacıya acaba kim vermiştir? Karaman'ın mezheplerin burası doğrudur, burası uygundur, şu şöyledir diye hüküm vermesini şimdi daha iyi anlıyoruz, demek ki Postacıyı rehber edinmiştir.

Karaman eski Neşriyat müdürümüze gönderdiği mektupta bir şeyhe bağlanma işini Çorum'da matbaacı Mustafa Efendi isimli birisine havale etmişti. Mustafa Efendi, şimdi müteveffa olmuştur. Müteveffa Mustafa Efendi TUFEYLİ idi. Tufeylî tabiri Çorum'a has bir tabirdir. Tufeyli diye Emekli Postacıyı seven ve Hazret-i Muaviye radıyallahü anh'a dil uzatan, sövüp sayan kimselere denmektedir. Bu tabir Çorum'da pek meşhurdur.

Karaman, arkadaşımızı bir Tufeyliye gönderdiğine göre acaba kendisi de tufeyli midir? Bildirirlerse memnuniyette neşrederiz.

Sayfa 148 de «Muaviye: Babası Ebû Sufyandan (Veledi zina) olarak doğan...» diye başlayan ve Hazret-i Muaviye râdıyallahü anh'a dil uzatan sayfalar için Diyanet raporunda şöyle bir ifade vardır:

«Aşırı bir Ehl-i Beyt muhabbeti ile hareket sonucu Hazret-i Muaviye ve arkadaşları hakkında Eshâb-ı kirama karşı yakışık almayan ibarelere rastlanmaktadır.»

Evet Diyanet, Emekli Postacıyı bu şekilde tenkid ediyor. Ehl-i Beyte aşırı sevgisi olan insan hiç Eshâb-ı Kirama dil uzatır mı? Rafîziler de biz Ehl-i Beyti aşırı seviyoruz deyip Eshâb-ı kirama sövüyorlar.

Emekli Postacı Sayfa  147,  148 de din kitaplarından değil tarih kitaplarından deliller vermeye çalışıyor. Bu mevzu, i'tikâd, AKÂİD mevzûudur. Eshâb-ı kiramı anlatmakta Tarih kitapları delil olamaz. Bununla beraber delil olarak gösterdiği tarih kitapları Ehl-i sünnet olmayan yani Şiî ve mu'tezile kitaplarıdır. Birkaç misal verirsek hakikat gün ışığına çıkar:

EGANİ kitabını kaynak gösteriyor. Egani kitabını yazan Ebulferec Ali bin Hüseyn Isfehanî'nin Şiî olduğu Esmaül-müellifin kitabında yazılıdır.

Nehcülbelaga kitabını şerheden İbnülhadid'in rafizi olduğu,

Mürevvicüzzeheb kitabını yazan Mes'udi'nin Ehl-i Sünnet düşmanı bir şiî olduğu TUHFE kitabında bildirilmektedir. Keza Elbeyan Vettebyin kitabı da Ehl-i sünnet düşmanı bir mu'tezilenin kitabıdır.

Ehl-i sünnet düşmanı rafızîlerîn tarih kitapları bizim itikad kitabımız mıdır? Hattâ Sünnîler tarafından yazılan tarih kitapları da bizim için bir itikad kitabı nasıl olur? En insaflı olanların bile Abbasî tarihçilerinin tesirinde kaldığı görülmektedir.

İki tane Taberî tarihi vardır, rafızî olan Hazret-i Muaviye râdıyallahü anh'ı kötülemektedir. Ehl-i Sünnet olan ise övmektedir.

Tarih kitaplarını değil de muteber kitapları konuşturalım. (Bunları 12. sayımızda teferruatlı olarak bildirmiştik.)

Beyyine sûresinin son âyet-i kerîmesinde Cenâb-ı Hak, Eshâb-ı kiramın tamamından razı olduğunu bildirmektedir.

İmâm-ı Â'zam «Biz Eshâb-ı kiramı ancak hayırla yad ederiz.» buyurmaktadır. (Fıkh-ı Ekber)

İmâm-ı Rabbanî Müceddid-i elfi sani Ahmed Farûkî Serhendî Mektûbâtında şöyle buyurmaktadır:

«Muaviye râdıyallahü anh'ı kötüleyen zındıktır.»

İmâm-ı Mâlik rahmetullahi aleyhin içtihâdına göre, Hazret-i Muaviye râdıyallahü anhı dalâlette idi diye kötüleyenin katline fetva verdiği birçok kitaplarda yazılıdır. (Meselâ Eshâb-ı Kiram Ö. N. Bitmen S. 84)

Ebussuud Efendi Muaviye radıyallahü anha lanet eden kimseye tazir-i beliğ ve hapis lâzım olduğu fetvasını vermiştir. (488. Mesele sayfa 112)

Hazret-i Ali Radıyallahü anh, Hazret-i Muaviye ve arkadaşları için.

«Onlar bizim kardeşimizdir, fâsık ve kâfir değillerdir.» buyurduğu birçok muteber kitapta vardır. (Meselâ Şerh-i Mekasıd)

Tibyan tefsirinde bütün Eshâb-ı kirâm'ın cennetlik olduğu yazılıdır.

Mezhepsiz İbn-i Teymiyye bile, Muaviye Radıyallahü anhı kötüleyenler hakkında kitap yazmıştır.

Katmerli mezhepsiz ve Hazret-i Muaviye radıyallahü anh düşmanı Mevdûdî bile, Sahabe-i kiramdan olduğu için Hazret-i Muaviyenin suçlanamayacağını bildirmektedir. (Hilâfet ve Saltanat tercümesi s. 326).

Kütüb-i sitte'de Hazret-i Muaviyenin fazileti ile ilgili birçok hadîs-i şerîf vardır.

Eshab-ı kiram hakkında birkaç hadîs-i şerîf yazarak mevzuyu kapatalım :

«Eshâbım arasında fitne olacaktır. O fitnelere karışanları, Allahü teâlâ, benimle olan sohbetleri hürmetine afv ve mağfiret edecektir. Sonra gelenler, bu fitnelere karışan esbabıma dil uzatarak Cehenneme gireceklerdir.» (Sahih-i Müslim).

«Esbabımın ismini işitince dilinizi tutunuz.» (Mevahibi-Ledüniyye).

«Allahım Muaviyeye kitabet ve hisab tâlim buyur, onu azâbtan koru.» (Müsned-i İmâm-ı Ahmed)

«Ali Cennette benimledir.»   (Menâkıb-ı   Cihâr-ı   Yâr)