CELAL  YILDIRIM

Kütüb-i sittede mevcut, bir hadîs-i şerîfi (kendisi de sahih olduğunu kabul ettiği halde) faziletinde mübalağa bulunduğunu söyleyecek kadar ileri giden Müftü Celâl Yıldırım, Mevdûdî ve M. Ebu Zehra gibi mezhepsizleri sözleri senet büyük bir âlim olarak bilmektedir.

Celâl Yıldırım'ın eski Neşriyat Müdürümüzün sorduğu bir suale verdiği cevabı aynen aşağıya alıyoruz :

«Amellerin Faziletleri adlı eserimin Yâ-Sîn sûresinin faziletiyle ilgili hadîs-i şerîfi İmâm-ı Tirmizî nakletmiştir. Adı geçen eserimin ikinci baskısında hadîs metninin sonunda «Tirmizî hadisün garibün» kaydı konulmuştur.. Demek ki mezkûr hadîs, Kütüb-i Sitte'den Tirmizî'de mevcuttur.. Mânâ yönünden ise, fazileti mübalağa yollu ifade üslûbu hâkimdir.. Celâl Yıldırım Afyon Müftüsü.»

Bu mektup hâlâ elimizdedir. Gerektiğinde klişesi neşredilebilir. Bay Celâl Yıldırım bu cevabı ile ne demek istiyor :

1 - Hadîs-i şerîf kütüb-i sittede mevcuttur.

2 - Hadîs-i şerîf sahih olmaya sahihtir, ama Yâsîn sûresinin faziletini Peygamber aleyhisselâm -hâşâ- mübalağalı bir şekilde anlatmıştır.

Kütüb-i Sitte'deki bütün hadîs-i şerîflerin sahih olduğunda icma vardır. İnkârı ise küfürdür. Bay Celâl Yıldırım hadîs-i şerîfi inkâr etmiyor, ancak Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellemin bu hadîs-i şerîfi ifade üslûbunda mübalağanın hâkim olduğunu bildiriyor. Mübalağa nedir? Bir şeyi olduğundan fazla göstermek, yani yalan söylemek. Celâl Yıldırım hadîs-i şerîfte mübalağa hâkim demekle Peygamber aleyhisselâmın hâşâ yalan söylediğini iddia etmi olmuyor mu? Eğer hadîs-i şerîfe mübalağa bulunduğu için mevzudur deseydi ve bu hadîs-i şerîfte Kütüb-i sittede bulunmasaydı küfre düşmezdi. Hem hadîs-i şerîfi sahih kabul ettikten sonra mübalağanın bulunduğunu söylemek Hamidullah'a Mevdûdî'ye uygun bir ifade tarzıdır. Celâl Hoca da acaba bu sapıkların kitaplarını çok mu okuyor da böyle hatâlara düşüyor?

Celâl Hoca böyle hadîs-i şerîflere sahih derken mezhepsizler böyle fazilet bildiren bütün hadîs-i şerîflere mevzu deyip geçiyorlar. Mevzu ne demektir onu da bilmeden söylüyorlar. Bir müctehidin kendi usûlüne göre mevzu dediği bir hadis, başka bir müctehide göre mevzu olmayabilir. Yani müctehid bana göre mevzudur der. Mezhepsizler ise Kütüb-i Sitte'de bile mevzu hadîs bulunduğunu söylüyorlar. İşlerine gelmeyen hadîs-i şerîflere mevzu deyip geçiyorlar.

Elimizde Celâl Yıldırım tarafından yazılan KUR'AN AHKÂMI ve Mezhep İmâmlarının görüş farkları isimli bir kitabı vardır. Kitabın ismine bakılınca Kur'ân'ın belli bir ahkâmı vardır, fakat mezhep imâmlarının görüşleri Kur'ân'ın hükümlerine uymuyor, gibi bir mâna akla geliyor. imâmların görüşleri olmaz, ictihadları olur, ictihad da dinde senettir, hüccettir.

Mezkûr kitabın önsözünde mezhepsizliğini vesikaları ile açıkladığımız Mevdûdî için şu ifade kullanılmıştır:

«Büyük âlim Mevdûdî.» (Kur'ân Ahkâmı S. 22)

Sayfa 24de Eshâb-ı kirama bilhassa Hazret-i Muaviye (radıyallahü anh)a düşmanlığı ile tanıdığımız M. Raif Oğan'dan da nakiller yapılmıştır.

Yine aynı sayfada Miracı inkâr eden onu hayal, vehim, rüya kabul eden Mösyö Hamidullah senet gibi gösterilerek ondan nakiller yapılarak şöyle denmektedir.

«Prof. M. Hamidullah  bu mevzuda der ki:   (Herkesin bildiği gibi İslâm Hukukunun temeli, bütünü ile Kur'ân ve Sünnete dayanır.)»

Celâl Hoca nasıl olur da edille-i şeriyyenin, İslâm hukukunun temelinin Kitab, Sünnet, İcma ve Kıyas olduğunu bilmez hayret ettik. Bugüne kadar neşrettiğimiz bütün mezhepsizler hep kitab ve sünnet derler, icma ve kıyastan bahsetmezler. Hattâ Reşit Rıza gibi mezhepsizler icmaı bile inkâr ederler.

Sayfa 25 de ise şöyle bir ifade kullanmış Mösyö Hamidullah :

«Kıyas tariki ile varılan istinbatlar İslâm Hukuku kaynağı olarak bu örf ve âdetler yahut istinbatlar ilk kaynakların (Kur'ân ve Sünnetin) rûhuna aykırı olmamak şartı ile kabul edilir.»

Burada da icmadan söz edilmiyor. Kıyastan bahsedilirken de «Kur'ân ve sünnetin rûhuna aykırı olmamak şartı ile» ne demektir bu? Sanki müctehidler Kur'ân ve sünnetin ruhuna aykırı ictihadlarda bulunabilirmiş gibi bir mâna çıkmıyor mu? Yalnız Hamidullah değil, bütün mezhepsizler farklı ictihadları kitab ve sünnetin rûhuna aykırı buluyorlar. Bir mevzuda bu kadar farklı ictihad bulunur mu diyorlar. Mösyö Hamidullah ise Kitab ve sünnetin rûhuna aykırı olmamak şartı ile diyor. Acaba bu aykırılığı kim tesbit edecek? Hanefide kan çıkınca abdest bozulur, Şafiîde bozulmaz. Bunun hangisi Kitab ve sünnetin rûhuna aykırıdır? Necip Fazı l'ın bâidullah dediği böyle kimselerden nakil yapılırsa böyle çıkmaza girilir işte. Dört hak mezhebin ictihadları için kitap ve sünnetin rûhuna aykırılıktan bahsedilemez. Her mezhep mensubuna göre kendi mezhebinin bütün hükümleri hakdır, doğrudur.

Dört hak mezhebin bir konuda farklı dört tane ayrı hükümleri olsa hepsi nasıl hak ve doğru olur? İçlerinden bir tanesi doğru olabileceği gibi hiç biri de doğru olmayabilir. Bu doğru olmamak Allahü teâlâ ile müctehid arasındadır, mukallid için kendi mezhebininki doğrudur. Eğer müctehid hatâ etmişse yine bir sevab alacağı için mukallide göre vaziyet hiç değişmez. İctihad ister doğru olsun, ister yanlış olsun farketmez. Müctehid için sadece aldığı sevab bakımından farkeder. Aslında bu da bir fark sayılmaz.

Celâl Yıldırım, acaba M. Hamidullah'ı sözü hüccet bir müctehid olarak mı kabul ediyor, yoksa mukallid olarak mı kabul ediyor? Mukallidle müctehid arasında başka bir sıfat yoktur. Mezhepsizlerin uydurduğu bir ittibâ terimi varsa da ölçümüz mezhepsizler olmadığı için nazarı itibare almıyoruz. Yukarıdaki suâlimize Celâl Hoca acaba nasıl bir cevap verir? Evet derse de, hayır derse de bir çıkmaz içerisine sürüklenmiş olur.

Sayfa 25 te Celâl Hoca şöyle diyor:

«Gerçi M. Hamidullah muamelât kısımlarında «iki hukuk arasında bir dereceye kadar benzerlik tesadüf edilir» kanaatindeyse de bu sadece onun görüş ve kanaatidir.»

Burada iki hukuktan maksat Roma hukuku ile İslâm hukuku kasdediliyor. Celâl Yıldırım burada Hamidullah'ın görüşüne katılmıyor. Yukarıda katılıyordu. Yukarıdakilerine acaba niçin katılıyordu?

Yukarıdaki suale Celâl Hoca evet diye cevap verirse, yani Hamidullah'ı sözü hüccet bir müctehid olarak kabul ederse, sözü hüccet bir müctehidin içtihâdına dil uzatmaya hakkı yoktur. Müctehidin hatâ edip etmediğini de ancak Allahü teâlâ bilir. Zira ictihad, ictihad ile nakzolunamaz. Hayır derse, yani Hamidullah'ı mukallid olarak kabul ediyorum derse, mukallidin sözü hüccet gibi nasıl nakledilir? Her iki halde de Celâl Hoca çıkmaza girmiştir, karaman bile kurtaramaz Celâl Hoca'yı. Hattâ Karaman'â avukatlık yapan Gürtaş bile kurtaramaz onu.

Celâl Hoca, Hamidullah'tan nakletdiği fikirler, bir müctehidin içtihâdı mıdır, yoksa Hamidullah'm indî görüşleri midir? Hamidullah'ın kendi görüşleri ise nakletmeye değmez. Yok bir müctehidin içtihâdı ise o zaman hangi müctehidin içtihâdı ise onu nakletmesi gerekirdi. Hamidullah gibi «DALÂLET KUMKUMASI»nın kitaplarını okuyan, işleri böyle karıştırır. Celâl Hocanın az çok dinî malûmatı vardır. Fakat halkımız Hamidullah'ın kitaplarını okursa ne gibi bir dalâlete sürükleneceğini tahmin etmek mümkün müdür?

Celâl Hoca İmâm-ı Şafiî ve İmâm-ı Malik gibi sünnet yolunun büyükleri için büyük tabirini kullanmazken mezhepsiz olduğu ehli ilimce bilinen M. Ebû Zehra için BÜYÜK İSLÂM HUKUKÇUSU tabirini kullanarak ondan sözü senetmiş gibi nakiller yapmaktadır. Sayfa 30 da aynen şöyle demektedir:

«Büyük İslâm Hukukçusu Muhammed Ebu Zehra der ki: «Kâmil ictihad kapısının hiç bir şekilde kapanmıyacağına tekrar dokunmak istiyoruz.»

Celâl Hoca mezhebini bile bilmediği Ebû Zehra gibi bir mezhepsizden sözü senetmiş gibi nasıl nakil yapar hayret ediyoruz. Kendisine sorulsa KUR'ÂN AHKÂMI isimli kitabınız hangi mezhep üzerine yazılmıştır? Herhangi bir hak mezhep üzerine demeye imkân yoktur. Çorba yapar gibi akla gelen bütün müctehidlerin ictihadları alınmıştır. Bazı mezhepsizler bu tip yazılan kitaplar için belli bir mezhebe göre değil, İslâm mezhebi üzerine yazdık gibi gülünç ifadelerde bulunuyorlar.

Mezhepsiz Ebû Zehra'nın, kâmil ictihaddan maksadının mutlak ictihad olduğu bellidir. Ebu Zehra mezhepsizi, mezhep içindeki içtihâda bile razı olmuyor da kâmil ictihaddan, mutlak ictihaddan bahsediyor. Muhatabımız Ebû Zehra olmadığı için geçiyoruz. Fakat onun sözü senetmiş gibi kitabina alan Celâl Hoca'ya soruyoruz. Dört hak mezhep kâfi gelmedi mi de beşinci bir mezhep için ictihad aranıyor, kapının açık olduğu durmadan söyleniyor, içtihâda taslanıyor? Dört hak mezhepte eksik olan nedir? Dinîmiz şimdiye kadar eksik olarak mı gelmiştir? Yeni bir şeye ihtiyacımız mı var da ictihaddan söz ediliyor? Hangi problemimiz halledilmemiş de yeni ictihadlara ihtiyaç duyuluyor? Hem de kâmil ictihadlara? Önce bu suallere cevap lâzımdır. Sonra kimmiş İmâm-ı A'zam gibi mutlak ictihad, kâmil ictihad yapacak kimse? İctihad yapılacak konular ile zamane müctehidlerimizin ismi de zikredilmiyor. Celâl Hoca bize, şu şu konularda içtihâda ihtiyaç vardır, bu ictihadları da ancak şunlar yapar demeliydi.

Celâl Yıldırım, Sayfa 31 de aynen şöyle demektedir:

«İslâm büyüklerinden hiç biri kendi söz, ictihad ve istinbâtının din olduğunu, kayıtsız şartsız bunlara  uyulması gerektiğini söylememiştir. Meselâ İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe bu hususta:

- «Bu bizim ulaştığımız en iyi neticedir. Kim bundan hayırlısını bulursa ona uysun.» demiştir.

İmâm-ı Şafiî de:

«Benim görüşlerime aykırı bir sahih hadis bulursanız, ona uyun, bana muhalefet edin.» diye tenbîhte bulunmuştur.

İmâm-ı Malik de:

- «Benim fetvalarımı hemen yazmayın. Yanıldığım, hususlar olabilir ve buna aykırı daha sıhhatli bir rivâyet bulunabilir.» demiştir.

İslâm âlimleri bir mezhebe uymanın gerektiğini bildirmişlerdir. Fakat Celâl Hoca, bu ictihadlara kayıtsız şartsız uyulamıyacağını söylüyor. Acaba bu kayıt şart nedir ki? Onu niçin yazmamıştır. Meselâ şu mezhebe uyarken şu hükümlerine kayıtsız şartsız uyun, şu ictihadlara kayıtlı şartlı uyun, kayıt ve şartı da şudur, gibi bir ifade niçin kullanmamıştır? Mezhep imâmlarına kayıtsız şartsız uymayacaksak nasıl uyacağız? Bu kadar önemli bir meseleyi muallakta niçin bırakmıştır? Acaba mezhepteki hükümlerden şüphelenmemiz, o hükümlere karşı sui zan etmemiz için mi? Mezhep imâmlarının bizi taklîd etmeyin anlamındaki sözleri acaba niçin alınmıştır? Acaba o sözler bizim gibi mukallidler için mi söylenmiştir, yoksa müctehid talebeleri için mi söylenmiştir. Bunları tefrik etmeden uluorta, «sahih hadis bulursanız ona uyun, bana muhalefet edin» gibi insanı mezhepten çıkarıcı sözler niçin nakledilir ki? Celâl Hocanın taktiğine uyarak, sahih hadislere bakıyoruz, fatihasız namaz olmaz. Şafiîler ve diğerleri bu hadîs-i şerîfe istinaden fatiha okuyorlar. Biz fatihayı terk edelim mi? Acaba Celâl Hoca bu hadîs-i şerîfe istinaden imâm arkasında fatiha okuyor mu? Eğer okuyorsa -ki sahih hadîs-i şerîfe göre okuması lâzımdır.- o vakit Hanefi mezhebinin o içtihâdıyla amel etmiyor demektir. Daha önce de vesikasını verdiğimiz gibi böyle bir hareketin ilhad olduğunu İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elfi Sânî (Kuddise sirrûh) hazretleri bildirmişlerdir. Müctehid talebeler veya diğer müctehidler için söylenen sözler niçin mukallidlerin önüne serilir ki? Karaman da aynı taktiği uygulamaktadır. Celâl Hoca acaba bir mezhebe bağlanacak mıyız, yoksa bağlanmayacak mıyız, bunu niçin açıklamamış ki? Mezhep imâmlarının sözlerini niçin nakletmiştir?

İmâmların sözleri nakledilirken «Böyle demiştir.» «Böyle söylemiştir.» deniyor. İmâmlar böyle demez, İmâmlar hep buyurur. Buyurdu yerine, demiştir dense ne olur? Buyurdu demek sözü senettir demektir. Dedi demek, bir gِörüş ortaya attı demektir. Bu inceliğe dikkat edilmemesi de manidardır. Celâl Hoca bunları bilmiyordu denilemez.

Yukarıda Celâl Hoca, mezhep imâmlarının ictihadlarının din olmadığını söylemiştir. Soruyoruz, din değilse dinsizlik midir? Nedir? Hanefilere göre Kurban ve Bayram namazları vâcibdir. Diğer hak mezheplere göre ise sünnettir. Namazın, kurbanın vacip olması veya sünnet olması din midir, yoksa dinsizlik midir, nedir? İctihadlara din gibi uymayacağız da ne gibi uyacağız? Veya hiç mi uymayacağız? Yahutta mezhepsizlerin dediği gibi kendimiz mi hüküm çıkarıp ona uyacağız? İctihadlar dindir, her mukallidin bağlı bulunduğu mezhebin ictihadlarına uyması vâcibdir. İçtihadla bulunan hükümlerde hatâ varsa müctehid için de mukallid için de sevab vardır. İctihad için yetkiyi dinîn korucusu vermemiş midir? Vekil asıl gibi değil midir? Ah Celâl Hoca ah, sen de Mevdûdîlerin görüşlerine saplanıp kalmışsın. Aleni işlenen günahın tövbesinin de aleni olması lâzımdır. Bunun için bir kitap yazıp, Mevdûdî, M. Ebu Zehra gibi sapıkların görüşünde olmadığınızı ilân etmenizin faydalı olacağını ümid ediyoruz.

Celâl Yıldırım'ın hangi mezhebe göre yazıldığı bilinmeyen bu kitabına bizim Ahmed Davudoğlu Hoca bir takriz yazmış. Önüne gelene takriz yazmaktan kaçınmayan Davudoğlu Hocayı mezhepsizlere karşı oluşundan dolayı tanıyoruz. Hattâ evine kadar gidip mezhepsizler hakkında geniş malûmat akdık.

Davudoğlu Hoca, takrizinde her mes'elede delil aramaya kalkışan cahil müslümanlara kızıyor, mukallid için şöyle diyor:

«Mes'eleden bir delil bulunmasıyle bulunmaması arasında ne fark vardır?»

Delilin ancak müctehid olan zata lâzım olduğunu belirtiyor.

Müctehid bulunmadığına göre, mukallide de delil lüzum olmadığına göre bu kitap niye yazılmıştır? Davudoğlu Hoca koca koca lâf ederek diyor ki :

«Kur'ân'dan bir mes'elenin delilini arayanlar bu kitapta bulacaklardır.»

Sayın Hocam sen bin yaşayasın. Her mes'eleye Kur'ân-ı kerîm'de delil olsaydı, 73 tane mezhep meydana çıkar mıydı? Binlerce, yüzbinlerce ictihad meydana gelir miydi? Abdestin farzı, kimine göre dört, kimine göre alti, kimine göre yedi olur muydu hiç? Mukallid için delil kitâb ve sünnet değil, müctehidin ictihadlarıdır. Hanefi mukallid için delil Hanefi mezhebindeki ictihadlardır, Şafiî mukallid için Şafiî mezhebindeki ictihadlardır. Faydalı bir kitap hazırlanmak isteniyorsa, Hanefiler için Hanefi mezhebindeki ictihadlar demiyelim de müftabih kaviller sıralanır, bizim gibi mukallidler de bundan istifade eder. Diğer mezhepler için de durum aynıdır. Bütün müctehidlerin ictihadlarını, kitab ve sünneti de birbirine karıştırıldı mı işin içinden çıkılmaz.

Takrizde Davudoğlu Hoca, Celâl Yıldırım için HAZRET-İ MÜELLİF tabirini kullanmış, bu Hazret-i Müellifi de Davudoğlu Hoca takrizindeki bu bariz hatâlara bakmadan kitabının baş sayfasına iliştirmiş.

Hazret-i Müellife soruyoruz. Şafiîlerde abdestte nîyyet farzdır, Hanefilerde ise sünnettir. Bu hükmün Kur'ân’da yerini göstersin. Tabiî mümkün değildir. Açık bir delil olsaydı, iki ayrı ictihad meydana gelmezdi. Davudoğlu Hoca yalan söyleyecek değil ya demek her mes'elenin Kur'ân'da delili varmış. Elbette her mes'elenin delili Kur'ân-ı kerîmde vardır. Fakat bu kitapta yoktur. Olması da imkânsızdır.

Yâ-Sîn Sûresinin fazileti ile ilgili hadîs-i şerîf hangisidir diye okuyucularımız merak edebilir. Bu Hadîs-i şerifi de yazalım. Bu hadîs-i şerîfte Yâ-Sîn sûresinin Kur'ân'ın kalbi olduğu, bu sûreyi okumanın on defa Kur'ân-ı Kerîmi hatmetmiş kadar sevab verileceği bildirilmektedir. Üç defa İhlâs sûresini okumak da Kur'ân-ı kerîmi hatmetmiş kadar sevap verileceği yine hadîs-i şerîfle bildirilmiştir. Bunda şaşılacak bir husus yoktur. Allahü teâlâ kerîmdir, ganidir, rahmeti gadabını aşmıştır. Bire ondan bire yediyüze kadar hattâ daha fazla vereceğini de bildirmiştir. Şimdi biri çıksa, Hazret-i Müellif gibi hiç bire yediyüz olur mu? Bu sözde mübalağa hâkimdir, dese böyle kimseye ne denir? Bir tek îmânın mükâfaatı ebedî Cennet, bir tek küfürün cezası da ebedî Cehennemdir, îmânın kıymetini küfürün zararını Hazret-i müellif de bilir. Fakat her nedense, bize göre Mevdûdî gibi mezhepsizlerin kitaplarını okuduğu için olmalı ki, hadîs-i şerîfte mübalağanın hâkim olduğunu söylemiştir. Hazret-i Müellif aynı zamanda lâik rejimin müftüsü olduğunuza göre sahih bir hadîs-i şerîfte mübalağanin hâkim olduğunu söylemek fıkıhta nedir? İmanın âlâmeti midir, yoksa küfrün alâmeti midir?

Şimdi de Hazret-i Müellifin Ahkâmı Kur'ân'ındaki çıkardığı hükümlerin birkaçına göz atalım.

Bir hadîs-i şerîf rivâyet edilirken şu rivâyet .kullanılmış :

«Peygamber (S.A.V.) karılarından birini öptükten sonra abdest almadan namaza durdu.»

Bu ifadenin çirkinliği meydandadır. Tercüme yapılırken edebe muhalif bir kelime kullanılmamalıdır. Burada KARI kelimesi yerine HANIM tabiri kullanılsaydı daha münasip olmaz mıydı? Türkçeye tercüme edilirken kelime kelime tercüme değil de meal olarak yani mâna olarak tercüme edilseydi, meselâ VALİDELERİMİZ OLAN HANIMLARINDAN BİRİNİ gibi bir ifade kullanılsaydı edebe daha uygun olmaz mıydı? Mösyö Hamidullah da Peygamber aleyhisselâmla validelerimizden Hadice Radiyallahü anha'nın melek midir, cin midir, öğrenmek için edebe mugayir sahneler çizmiştir. Necip Fâzıl bunu Türkiye'nin Manzarası'nda tenkid etmiştir. Acaba müellif bu gibi edebe mugayir ifadeleri Mösyö Hamidullah'tan mı öğrenmiştir?

Sayfa 80 de hadîs-i şerîfle bildirilen hükmü açıklarken şu ifade kullanılmıştır: «Emr-i Resuldür.»

Bu hadîs-i şerîf hilâli görünce oruç tutulması, yine hilâli görünce iftar edilmesi, hava muhalefetinden dolayı hilâli görmek mümkün olmadığı takdirde orucun otuza tamamlanması gerektiğini bildirmektedir. Evet hu haberi Resul aleyhisselâm bildirmiştir. Bilindiği gibi o kendiliğinden bildirmemektedir. Peygamber aleyhisselâmın bildirdiklerine emr-i Resul, İmâm-ı A'zam'ın bildirdiklerine emr-i Ebu Hanife demek dinde şüpheyi doğurmaz mı? Gerek her mezhepteki hükümler, gerek Peygamber aleyhisselâmın bildirdikleri emr-i şeriat değil midir?

Sayfa 82 de şöyle bir ifade vardır:

«45 dereceden uzak olan bölgeler umumiyetle gece ile gündüzlerini 45. derecedeki günlere göre ayarlayarak normal ibadetlerini yaparlar.»

Bu ifadenin yanlış veya doğruluğu üzerinde durmuyoruz. Ancak şöyle bir soru soruyoruz :

Celâl Yıldırım'ın bu ifadesi, acaba bir emr-i ilâhi midir? Yoksa emr-i Resul müdür? Yoksa emr-i İmâm-ı A'zam mıdır? Yoksa emr-i İmâm-ı Şafiî midir? Yoksa emr-i Hazret-i Müellif midir? Yani Celâl Hocanın kendi ictihadları mıdır? Sonra bu hükümle herkes amel etmeye mecbur mudur? Bilindiği gibi dört hak mezhepteki hükümler değişiktir. Hangi mezhep mensupları buna uyacaktır? Davudoğlu Hoca her mes'elenin Kur'ân'dan delili vardır bu kitapta diyordu. Acaba Hazret-i Müellif bu delili nereden aldı? Delilsiz bir hükmü bizim önümüze nasıl serer?

Sayfa 83 de şöyle bir ifade vardır :

«İtikafın müddeti: Ebu Yûsuf'a göre bir gün, Muhammed'e göre bir saattir.»

Hanefi mezhebindeki bir mukallid için müftabih olan kavlin hangisi olduğu niçin tasrih edilmemiştir? Biz hangi kavle göre amel edeceğiz? Amel et de hangisine göre olursa olsun denemez. Bu ifadelerden şöyle bir mâna çıkmaz mı? :

«Biri böyle demiş, öteki şöyle demiş, senin aklın hangisini beğenirse omunla amel et.»

Bu mânaya gelmez denirse, müftabih olan hüküm niçin yazılmamıştır?

Hazret-i Müellif, Mösyö Hamidullah'ın İslâma Giriş kitabından aşağıdaki pasajı naklediyor: (Sayfa 97,}

«Bilindiği gibi İslâmda dinî bayramlar ve mukaddes sayılan günler için kamer takvimi kullanılır.»

Sayfa 98de Mösyö Hamidullah Kameri takvim kullanılmasını İSLÂMİ REFORM olarak vasıflandırıyor.

Birinci cümlesinde MUKADDES SAYILAN GÜNLER tabirini kullanmış. Aslında bu günler mukaddes değil de müslümanlar bu günleri mukaddes saymışlar anlamına gelmez mi? MUKADDES GÜNLER tabirini kullansaydı kıyamet mi kopardı?

Mösyö Hamidullah reformcu olduğunu belgelemek için -hâşâ- Peygamber aleyhisselâmın reform yaptığından bahsediyor. Reform, bilindiği gibi eski haline getirmek demektir, inkılâp demek değildir. Peygamber aleyhisselâm Allahü teâlânın emriyle birçok âdetleri değiştirmiştir, bu reform değildir, buna inkılâp denebilir.

Hazret-i Müellif, sayfa 96 da bir âyet-i kerîmeye dayanarak ayda hiç bir canlının bulunmadığını belirtiyor. Âyet-i kerîmede açık bir ifade yoktur. Olmadığına göre bu bir emr-i Resûl müdür, yoksa, hükm-ü müctehid midir? Yoksa tefsir-i Hazret-i Müellif midir?

Hazret-i Müellife-müsaade ederse- bir soru tevcih etmek istiyoruz:

Acaba Hazret-i Müellif kendini içtihâda ehil veya tefsire yetkili mi görüyor? Değilse o âyet-i kerîmeden hangi müctehid böyle bir mâna çıkarmıştır, niçin belirtmemiştir? Mezheb imâmlarının görüş farkları diyor kitabına. Acaba kendisini de mi mezhep imâmı sayıyor? Saymıyorsa niçin bir mezhep imâmından nakil yapmamış? Bu konuda mezhep imâmlarının ona göre görüşleri (bize göre ictihadları) yoksa niçin kendi içtihâdını veya görüşünü önümüze hüküm gibi sürüyor?

Melek bir canlı mıdır? Ayda melek var mıdır? Ayda acaba başka bir canlı var mıdır? Bunlar kat'i olarak biliniyor mu? Bilinmiyorsa ilericilik yapıp ayda canlı yaşamadığını söylemekle dinîmiz ne kazanır?

Sayfa 100 de birçok hükümler, hadîs-i şerîfler ve rivâyetler varken sadece İbnul' Arabi'nin bir ifadesi siyah harflerle dizilmiştir. Hazret-i Müellif şöyle diyor:

«İbnül Arabi bu hususta Ebû Hanife'nin bilgisini yererek diyor ki:

(Ebû Hanife İslâm şeriatında bu şeairi görmemiş gibi hükmediyor.)»

Hazret-i Müellif bu sözü niçin almış, nereden almış belli değil. İbni Arabi hazretleri tasavvuf büyüklerinden bir velidir. Keşifler bize senet olmadığı gibi, Mezhep İmâmımız da değildir. Onun bu sözü niçin alınır? İmâm-ı A'zam'ı kötülediği için bu sözü almakta Hazret-i Müellifin maksadı nedir? Acaba İmâm-ı A'zam'ın hatâ edebileceğini mi ima etmek istiyor? Eğer böyle bir düşüncesi varsa, onun hatâsı da dindir, onun hatâsına uyanlar da sevap kazanacaktır.

 Bu ifade bir mezhepsizin kitabından alınmış olabilir. Zira Ebû Hanife tabiri ile islâm Şeriatı tabirini umumiyetle mezhepsizler kullanmaktadır.

Şeyh-i Ekber Muhiddinî Arabi hazretlerinin keşfi senet olmadığına göre bu sözü Bay Müellif hangi maksatla almıştır ki? Kitabın ismi Mezhep İmâmlarının Görüş farkları, burada İbni Arabi Hazretlerinden de bahsediliyor. İbni Arabi hazretleri hangi mezhebin imâmıdır?

Başka bir ihtimal de İbni Teymiyyeciler İbni Arabi hazretlerini sevmezler. Bak İmâm-ı A'zam'a böyle diyor, onu sevmeyin mi demek istiyor acaba Hazret-i Müellif? O sözün oraya yazılmasını gerektirecek bir husus bulunmadığına göre maksat ne ise açıklanmalıdır.

Bilindiği gibi İbni Arabi hazretleri (Kuddise sirrûh) vahdet-i vücud evliyasındandır. Her evliyanın keşifleri senet olmaz. Hallacı Mansur'un (Kuddise sirrûh) Enel Hak demesi bir hüccet midir? Bunun görüşüne göre insan Hak mıdır denilmesi lâzım? Her söyleyenin sözü kitaba geçer mi? Kitabın adı «Mezhep İmâmlarının Görüş Farkları», bu arada mezhep imâmı olmayan sözü senet olmayan kimselerden nakil yapılıyor, maksat nedir?

Sayfa 102 de şöyle denmektedir:

«Fakat bu hususta sahih olan cumhurun görüşüdür.»

Bu cümledeki hatâların hangi birini zikredelim? Cumhurun görüşü olmaz. Cumhura giren müctehidlerin ictihadları olur. Buna da sözbirliği veya İCMA denir.

Cumhurun söz birliği elbette hüccettir. Fakat sahih olan cumhurun görüşüdür demek ne demektir? Yani Cumhurun görüşü bazan da sahih olmayabilir anlamı çıkmaz mı? Cumhurun söz birliği budur dendi mi akan sular durur. Onların söz birliğine SAHİH olan bu görüştür demek nasıl olur? Sonra Hazret-i Müellif bu hükme nasıl varır? Bu hükmün sahih olup olmadığını nereden biliyor? Hazret-i Müellifin bu sahihtir, değildir demeye yetkisi var mıdır? Kitabın hemen hemen her yerinde falancanın görüşü budur, gibi ifadeler yer almaktadır. O zatı müctehid olarak kabul ediyorsa onun görüşü olmaz, içtihâdı olur. Yok müctehid olarak kabul etmiyorsa, müctehid olmayan kimsenin dindeki sözüne bakılır mı? Hüccet olarak alınır mı?

Sayfa 109 da Hazret-i Müellif şu ifadeleri döktürmüş:

«Bundan başka tefsir ve görüşler vardır. Fakat belli bir günaha tahsis etmemek daha uygun bir tefsir olsa gerek.»

Bu cümleyi FÜSUK kelimesi için söylüyor. Bu hususta çeşitli tefsir ve görüşler varmış. FÜSUK kelimesini belli bir günaha tahsis etmemek daha uygun bir tefsir olsa gerekmiş. Bu hükmü kim veriyor? Bizim Bay Hazret-i Müellif veriyor. Bu yetkiyi Hazret-i Müellife acaba kim vermiştir? Davudoğlu Hoca vermiş sayılabilir. Ah Davudoğlu Hocam, talebeniz Karaman'a da böyle yetki verdiniz de, mutlak ictihad şûrası açılmasını mı teklif etmedi, telfık yapılmasını mı söylemedi. Salâhiyetsiz kişilerin yetkisinden biz etkileniyoruz.

Sayfa 175 de İslâmî sünnet tâbiri kullanılmış. Hiç bir fıkıh kitabında böyle bir tâbir yoktur. Sünnet kelimesi din kitaplarında üç ayrı mânada kullanılmaktadır. Fakat hiç bir kitapta İslâmî sünnet tâbiri kullanılmamaktadır. Son zamanlarda faiz nazariyesi, İslâm nazariyesi, İslâm düşüncesi, İslâm felsefesi gibi gayri islâmî tâbirler kullanılmaktadır. Celâl Hoca da Mevdûdî gibi mezhebsizlerin kitaplarını tercüme ede ede onların ifadelerine alışmışa benziyor.

Sayfa 190 da Hazret-i Müellif kimliğini gizlemekten çekinmiyor. Aynen şu ifadeyi kullanıyor:

«Üç talâkı bir defada söylemekle üç talâk mı vâki olur, yoksa bir talâk mı? Fukahanın bu hususta görüş ayrılığı vardır. Cumhura göre üçü birden vâki olur. Diğerlerine göre bir talâk vâki olur.»

Bir talâk vâki olur diyen diğerleri kimmiş. Hemen aşağıda açıklıyor:

«Şeyhülislâm İbni Teymiyye ile İbnil kayyim Elcevziye de aynı görüşe sahiptirler. Çünkü sahih bir senetle Hz. İbnü Abbas (R.A.)dan şöyle dediği rivâyet olunmuştur.»

Bu rivâyet şöyledir;

«Resûlullah (Sallallahü aleyhi ve seHam) ile Ebûbekir devrinde ve bir de Ömer'in hilafetinin ilk iki yılında üç talâk birden söylenince bir talâk sayılırdı. Hazret-i Ömer (radiyallahü anh) «insanlar kendileri için içinde mühlet (Vus’at) bulunan bir hususta pek acele ettiler. Bunu onlar hakkında yerine getirirsek (yani üç talâk olarak saysak) ya...» dedi ve öyle yaptı»

Hazret-i Müellifin burada ne dediğini ve ne demek istediğini tahlil edelim.

1 - Fukahanın bu hususta görüş ayrılığı vardır, deniyor. Halbuki fukaha arasında ictihad ayrılığı yoktur. Karaman da aynı taktiği uyguluyor. Namazların kaza edilip edilmiyeceği hususunda ihtilaf vardır diyor, özürsüz geçirilen namazlar Cumhûr'a göre kaza edilir, diğer fukahaya göre kaza edilmez diyor. Diğer fukaha kimmiş diye sorulunca İbni Teymiyye, İbnilkayyim, Şevkâni gibi mezhepsizleri sayıyor. Önüne gelene fukaha denirse işler böyle karışır. Beri tarafta Cumhur var, diğer tarafta İbni Teymiyye ve onun görüşünde olan mezhepsizler.

Celâl Hoca da Cumhûr'a muhalif olan fukahanın İbni Teymiyye ve İbnülkayyim gibi mezhepsizler olduğunu açıklıyor. Üç talâkı bir defada söylemede üç talâkın vâki olduğunda İCMA vardır. Artık falanca mezhepsiz şöyle dedi, falanca böyle dedi demeye lüzum var mıdır? Fakat bilgi kabilinden şöyle denebilir, İbn-i Teymiyye ve yolundakiler bu hususta da icmaya karşı çıkmakla sapıklıklarını bir kez daha ortaya atmışlardır gibi bir ifade kullanılabilir. Sözü hüccet gibi nakledilir mi hiç? İcmaya karşı gelenin hali ne olur? Hazret-i müellif mezhepsiz İbn-i Teymiyye'ye ŞEYHÜLİSLÂM tâbirini kullanmıştır. İmâm, Hüccetülislâm, Şeyhülislâm gibi ünvanlar ancak yetkili İslâm âlimleri tarafından verilir. Tayinle verilen bir ünvan değil ki... Meselâ Şeyhülislâmlık yapan Musa Kâzım mason idi. İttihadcılar getirmiş idi. İbn-i Teymiyye için kullanılan Şeyhülislâmlık böyle tayinle gelen bir unvan değil ki, Şeyhülislâm, Hüccetülislâm gibi büyük bir unvandır. Ona Şeyhülislâm demekle Celâl Hoca onu sevdiğini izhar etmiş oluyor. Hazret-i müellife bildiği bir hadîs-i şerîfi hatırlatırız :

«Kişi sevdiği ile beraberdir.»

Yani insan, dünyada kimi seviyorsa âhirette onunla beraberdir. Meselâ bir insan hem Peygamber aleyhisselâmı hem de Ebû Cehil'i sevmesi imkânsızdır. İkisini de sevdiğini iddia ederse o kişi cehennemliktir. Bir kimse hem İmâm-ı A'zam'ı hem de mezhepsiz İbn-i Teymiyye'yi sevemez, onu Şeyhülislâm bilemez. Talebeleri ona Şeyhülislâm demişlerdir, vehhâbiler ona İMÂM bile demişlerdir. Tabiî bunlar bizim için ölçü olamaz.

2 - İbni Abbas radıyallahü anhüma ne buyurmuş? Önceleri üç talâkı bir defada söylemekle tek talâk vâki oluyormuş, sonra Hazret-i Ömer radıyallahü anh devrinde üç talâkı bir defada söylemekle üç talâk vâkî olduğuna dair İCMA hâsıl olmuştur. Artık icmaya baş kaldıranın başı kesilse yeri vardır.

Kıt'a :

Şeriat kim, serayı kibriyadır,

Hakikat mülküdür, muhkem binadır.

Ânın taşını, kim oynatırsa eğer,

Yoluna başını koymak revadır.

Hazret-i müellifin, fukaha arasında görüş ayrılığı vardır demesi, mezkûr rivâyeti nakletmesi gibi hususlar zımnen de olsa İbn-i Teymiyye de haksız sayılmaz anlamına gelmez mi? İcmaya saldıran insan nasıl müdafaa edilir hayret ediyoruz? Acaba Bay Müellif İbni Teymiyye'nin arşın kıdemine kani olduğunu, mücessimeden sayıldığını, yani cihete kail olduğunu, kabirleri ziyarete muhalif olduğunu bilmiyor mu?

Belki Hazret-i müellif onun çok âlim olduğunu söyleyecek. Doğrudur, ilmî çok idi. İblisin de ilmî çok idi, meleklerin hocası idi, fakat sonunda sapıttı. İbni Teymiye de kısa zamanda dinî bilgilerde âlim olmuş, ders okutmaya ve fetva vermeye başlamıştır. Sonunda mezhep imâmlarına hücum etmiş, mezhepleri bid'at kabul etmiştir. Böylece dalâlete saplanmıştır.

Sözü hüccetmiş gibi böyle bir kimseden nasıl nakil yapılır hayret ediyoruz. Celâl Hocaya bir sual. Fakat, samimi bir cevap istiyoruz. İtikadî hatalarından dolayı Ehl-i sünnet âlimlerince küfre düştüğü belirtilen İbni Teymiye'yi çok seviyor musunuz? Sevdiğinizin işareti ona Şeyhülislâm unvanını vermektir. Boşuna inkâra çalışmayın.

Hazret-i müellife hangi mezheptensiniz veya Hanefi mezhebinden misiniz? diye bir soru soracaktık. Fakat kendileri açıklamış artık sual sormamıza lüzum kalmamıştır. Sayfa 240 ta şöyle diyor Celâl Hoca :

«Nitekim İmâm-ı Malik ile İmâm-ı Ahmed'e göre hülle niyetiyle yapılan nikâh bâtıldır. (Şer'i bir akid sayılmaz.) Şafiî ve Hanefiye göre, hülle tasrih edilmeksizin sadece ona azmetmekle nikâh sahih olur, şeklinde bir içtihâda varılmışsa da birincilerin delili daha kuvvetli ve İslâm ahlâkına daha uygundur.»

Daha önce de İmâm-ı Rabbânî (Kuddise sirrûh)tan nakil yaparak bildirdiğimize göre bir mezhebe mensup kimse mezhebindeki bir içtihâdı beğenmez de başka hak bir mezhebin hükmüyle amel ederse mülhid olur, dinsiz olur.

Celâl Yıldırım, adetâ yıldırım gibi bir hükme varıyor. Kitabının ismi «Mezhep İmâmlarının Görüş Farkları» iken kendi görüşünü de katarak bunun delîli bundan daha kuvvetlidir diye bir hükme varıyor. Acaba kendinî mezhep imâmı mı zannediyor? Sonra neymiş, Hanefî ve Şafiî mezhebindeki müctehidlerin ictihadları İslâm ahlâkına uygun değilmiş. İmâm-ı Mâlik ile İmâm-ı Ahmed'in ictihadları İslâm ahlâkına daha uygunmuş. Bu hükmü veren kim, bu hakemliği yapan kim? Mezheplere böyle hakem gözüyle karar veren kim? Kim olacak Davudoğlu Hocanın Hazret-i müellifi değil mi? Karaman'ın da şu mezhebin şu hükmü İslâmın rûhuna daha uygundur gibi ifadeleri vardı. Adamlar mezhep imâmları arasında hakem olup doğruyu, yanlışı İslâm ahlâkına uygun olup olmayanı tefrik edebiliyorlar hayret doğrusu. Öyle ya İmâm-ı Â'zam ve müctehid talebeleri ile İmâm-ı Şafiî ve müctehid talebeleri İslâm ahlâkına uygun olan bir içtihâda varamıyorlar da Celâl Yıldırım varamadıklarını anlıyabiliyor. Eğer Celâl Hoca kendisinin Hanefi mezhebinde olduğunu iddia ediyorsa mezhebindeki bir hükmü beğenmemekle İmâm-ı Rabbânî Ahmed Farûki Serhendi hazretlerinin bildirdiğine göre mezhepten çıkmıştır, mülhid olmuştur.

Hangi müctehidin içtihâdının islâm ahlâkına uygun olduğunu, hangisinin doğru veya yanlış olduğunu ancak Allahü teâlâ bilir. Çünkü ictihad ictihadla nakzedilemez. Hiç bir müctehid diğer müctehidin mutlaka hatâ ettiğini söylememiştir. Müctehidler ictihadla içtihâdın nakzedilemiyeceğini bilirlerdi. Fakat Celâl Yıldırım Hoca, yıldırım gibi hükümler veriyor. İçtihâdın birisinin İslâm ahlâkına daha uygun olduğunu rahatça söyleyebiliyor, diğeri uygun değil mi acaba?

Celâl Yıldırım hülleyi şöyle tarif ediyor:

«İslâm fıkhında ikinci bir kocayla evlenmeye HÜLLE denir.» (S. 239)

Bilindiği gibi dinîmizde bir eıkeğin iki ve hattâ dört hanımı olabilir. Fakat bir kadının ikinci kocasının olduğunu hiç duymamıştık. İşte Ehl-i sünnet âlimlerinden nakil yapılmazsa böyle hatâlara düşer insan. Bir kadın ikinci kocayla evlenemez. Kocasından boşandıktan sonra birisiyle evlenebilir. Ondan da boşanırsa bir kişiyle veya ilk evlendiği kimseyle tekrar evlenebilir. Fakat Hazret-i müellifin dediği gibi ikinci kocayla evlenilmez, zina olur. Tarif şöyle yapılsa nasıl olurdu?

«Üç talâkla kocasından boşanan bir kadının ileride boşayacağını ümid ederek başka birisiyle evlenmesine HÜLLE denir.»

Hazret-i müellif biz de bunu demek istiyorduk, diyemez. Sonra İslâm fıkhı tabiri de pek uygun değildir. Fıkıh denir sadece. İslâm fıkhı, İslâm görüşü, İslâm nazariyatı gibi terimler umumiyetle dinîmize yabancı gözüyle dıştan bakmayı gösterir. Biz dinîmiz deriz, islâm dinî bile demek uygun olmayabilir.

Sayfa   242 de   çıkarılan   hükümler   başlığında   söyle diyor:

«Hülle kasdıyla kadının ikinci kocaya nikâhlanması harâmdır.»

Buradaki hatâların hangi birini sayalım? Çıkarılan hüküm diyor, kim çıkarıyor bu hükmü, Hazret-i müellif. Duyduk duymadık demeyin, hülle kasdıyle ikinci kocayla evlenmek harâmmış. Hülle kasdı olmasa demek harâm olmayacak öyle mi? İkinci kocayla evlenmek hülle kastı bulunsun veya bulunmasın mutlaka harâmdır. Haydi sözünü tevil edelim ve diyelim ki, ikinci kocadan maksadı kocasından boşandıktan sonra başka bir erkekle nikâhını anlayaIım. Hülle kastı olursa harâm oluyormuş. Kasıtları hülle olduğu halde bunu orada zikretmeyip nikâhlanırsa Celâl Hocaya göre bu da harâm oluyor, çünkü hülle kastı var. Fakat başta İmâm-ı Â'zam olmak üzere bütün Hanefi fukahası buna cevaz verirken, Hazret-i müellif başka delillerin daha kuvvetli olduğunu söyleyerek hülle kastının bulunmasının harâm olduğunu söylüyor. Hanefi fukahasının kavlini zayıf ve İslâm ahlâkına uygun görmüyor.

Hazret-i müellif kitabına birçok kimseden, eshâb-ı kiramdan nakiller yapmıştır. Ehl-i sünnet olan bilir ki bir mukallidin Eshâb-ı kiramı taklîd etmesi harâmdır. Bu vaziyete göre Hazret-i müellife soruyoruz :

Hanefi mezhebindeki bir mukallid, kendi mezhebinin hükümlerine aykırı birkaç Eshâb-ı kiramın ictihadlarını görse bu ictihadla amel etmesi caiz olur mu? Kitabın yazılış şeklinde Eshâb-ı kiramın ictihadlarma uymasında da bir mahzur olmadığı anlaşılmaktadır. İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elfi sânî hazretlerine göre bu hareket mezhepten çıkmaktır, ilhaddır.

Hazret-i Müellif, sayfa 285 te anasının boğazlanması ile yavrusunun boğazlanıp boğazlanmayacağı hususunda İmâm-ı Â'zam'la İmâmeynin kavillerini zikretmiş. Müftabih olan hangisidir, onu bildirmemiştir. Hükmü okuyucuya bırakmış, hangisiyle amel ederseniz edin der gibi veya size göre hangisinin delili kuvvetli ise ona göre amel edin der gibi. Hemen hemen kitap böyle yazılmıştır, tabii bazı istisnalar hariçtir. Bir konuda hem Eshâb-ı kiramın içtihâdını, hem dört hak mezhebin içtihâdını, hem de sözü senet olmayan evliyanın içtihâdını, hem de İbni Hazm, İbnülkayyım gibi mezhepleri kabul etmeyen selefî görüşlü mezhepsizlerin görüşlerini nakletmiş, ne yaparsanız yapın gibi önümüze sermiş. Halbuki onları zikretmesine bir şey demiyoruz. Bir konudaki mevcut bütün kavilleri zikretsin. Ancak sonunda Hanefilere göre müftabih olan şu kavildir, falanca hak mezhebe göre de şu kavildir. Denmesi lâzım ki mukallid onunla amel edebilsin. Müftabih olan kavil söylenmezse mukallid şaşırır ve biraz o mezhepten, biraz öteki zattan, biraz da Şevkâni gibi şiîlerden alır, tam bir mezhepsiz olur.

Ehl-i ilim bilir ki, Hanefide abdest suyu İmâm-ı Â'zam'a göre kaba necasettir. İmâm-ı Ebû Yûsüf'e göre hafif necasettir. İmâm-ı Muhammed'e göre temizdir, fakat temizleyici değildir, fetva da böyledir.

Müftabih olan kavil zikredilmezse mukallid ne yapsın. İmâm-ı Â'zam'a uyup abdest suyunu kaba necaset olarak mı kabul etsin? Bugünkü insanların kitap ve sünnetle amel etmeleri uygun olmayacağı gibi hattâ mezhebindeki imâmının ictihadıyle de amel edemez. Ancak mezhebindeki müftabih kavillerle amel eder.

Hazret-i müellife soruyoruz, Diyanetten çıkan her kararın müftabih kavil olduğunu kabul ediyor mu? Diyanetten de nakil yaparak, şaraptan başka şeylerden yapılan ispirtonun ve bu ispirtodan yapılan kolonyanın elbiseye sürülmekle namazın cevazına mani olmayacağını bildirmektedir. Halbuki İbni Abidin 3. cild 163. sayfada müftabih olan kavli bildirerek buyuruyor ki : «Arak-ı hamr, (yani alkoller) şarap gibi kaba necasettir.» Hemen aşağılarda da alkollü içkilerin içinde ispirto bulunduğu için kaba necaset olduğu bu bakımdan ispirtolu ilâçları ve kolonyaları elbiseye döküldüğü takdirde namaz kılmadan önce yıkamak lâzım olduğu belirtilmektedir.

İbni Abidîn gibi Hanefi fukahasında naklî hüccet bir kimse bulunurken 1943 yılında o zamanki lâik Hükümete bağlı Diyanet gibi bir müessesenin kararını fetva gibi nakletmekle acaba kime hizmet edilir ki? Hazret-i Müellifin kitabını iyice tetkik etmedik ama hemen hemen İbni Abidîn'den hiç nakil bulunmamaktadır. İbni Abidîn'in naklî Hazret-î müellifçe hüccet değil mi acaba?

Muteber fıkıh kitaplarında belirttiği gibi mahrem olmayan ihtiyar kadınlara ancak selâm verileceği, hanımı ile meşgul olana selâm verilemiyeceği bildirilirken kadın cemâatine selâm vermenin müstehab olduğunu zikrediyor. Peygamber aleyhisselâmın selâm verdiğini zikrederek selâm verilmesinin müstehap olduğunu bildiriyor. Acaba Peygamber aleyhisselâmın her yaptığını yapmak caiz olur mu? Meselâ Peygamber aleyhisselâmın nikâhında dörtten fazla validemiz var idi. Hangi mezhepsiz çıkar da Peygamber dörtten fazla kadını aynı anda nikâhında bulundurmuştur, ben de bulundururum, diyebilir?

Sayfa 435 de Zekât verilecek mahsuller hakkında mezhep imâmlarının ve bazı müctehidlerin ictihadları zikrediliyor ve şöyle bir kanaata varılıyor :

«En sıhhatli olanı, Ebû Hanife'nin görüşüne uygun olanıdır.» .

Bu bir cümlede kaç tane hatâ vardır:

1 - En sıhhatli olan görüşe (yani içtihâda demek istiyor) acaba hangi müctehid karar vermiştir?

2 - Sıhhatli olan Imâm-ı Â'zam'ın içtihâdı olduğuna göre diğer mezhep mensupları kendi imâmlarını bırakıp İmâm-ı Â'zam'ın ictihadıyle mi amel edecekler?

3 - Daha önce de belirttiğimiz gibi içtihâda görüş demek uygun değildir. M. Ebû Zehra'ya büyük İslâm Hukukçusu dendiği halde Mezhep imâmımıza İmâm-ı Â'zam demeyip Ebû Hanife diyerek geçiştirmek de pek uygun değildir..

Hazret-i Müellif, s. 434 de tevazu kanatlarını indirerek ÂCİZANE KANAATİM diye başladığı cümlesinde memleketimizde uşrun verilmesinin mecburiyetini zikretmektedir.

Ömer Nasuhi Hoca da Büyük İslâm İlmîhalinde CESURÂNE kanaatine göre Türkiye'de uşrun verilmeyeceğini bildiriyor.

Ömer Nasuhi Bilmen'in CESURÂNE KANAATİNE göre UŞUR vermek gerekmiyeceği gibi, Hazret-i Müellifin de ÂCİZANE KANAATİNE göre UŞUR vermek mecburiyeti olamaz.

Ya ne olur? Her mezhebe göre müftabih kaviller nakledilir. Bu kavilleri biz gördük. Türkiye'de uşur vermek mecburiyeti vardır. Tabii Hazret-i müellif dediği için değildir.

Sanki senetmiş gibi İkbal Kureşi'nin Faiz Nazariyesi ve İslâm isimli kitabından nakiller alınmış, hiç faiz nazariyesi olur mu? İçki Nazariyesi,, zina nazariyesi, oruç nazariyesi hattâ mezhebsizler İslâm nazariyesi bile diyorlar. Sayfa 341 de Mezhepsiz Mevdûdî'nin FAİZ adlı, kitabından nakiller yapılmış sanki senet gibi.

Çeşitli sayfalarda ve 384 de sanki hüccetmiş gibi Şiîlerin Zeydi fırkasından olan ve Ehl-i sünnete uymayan yazıları bulunan Şevkâni'den bile nakiller yapılmıştır.

Sayfa 385 de çıkarılan hükümler arasına Zeydi Şevkani'nin de bir görüşü eklenmiştir. Acaba bu hükümle dört hak mezhebin mensuplarından hangisi amel edecektir? Amel edilmiyecekse hükümler arasına niçin yazılmıştır? İlim amel için değil midir?

Sayfa 387 de bir felsefeci ve musiki üstadı olan ve İmâm-ı Gazâlî gibi Ehl-i sünnet büyüklerince küfrüne hüküm verilen Farabi'den bile sözü senet gibi nakiller yapılmıştır.

Şimdi de İkinci cilde geçiyoruz. Buradaki sayfa numaraları da ikinci cilde aittir.

Sayfa 81 de bir düşünürden denmiş bir söz nakledilmiş, yine aynı sayfada bir sosyologun görüşleri nakledilmiştir. Bunda ne var demeyiniz. Kâfirin görüşü ya dinîmize uygundur veya değildir. Bunu da ancak ehli tesbit eder.

Meselâ İmâm-ı Gazâlî hazretleri bir kâfirin sözünü naklederse o söze uyulur. O söz kâfirin değil, İmâm-ı Gazâli'nindir artık. Çünkü o, o sözü tavsiye etmiştir.

Sayfa 130 da ise taklîde ve kıyasa karşı çıkan ve selef-i salihîni beğenmeyip doğru yoldan çıktığı Keşfüzzünûnda ve diğer kitaplarda yazılı olan İbni Hazm'dan bile nakiller yapılmıştır.

Sayfa 368 de ise, İbni Teymiye'nin yetiştirmelerinden olan, hocası gibi bozuk fikirlere saplanan, tasavvuf büyüklerinin keşfettikleri esrarı aklı ile çözmeye kalkan, ehl-i sünnetten ayrılan, Hocası İbn-i Teymiyye gibi kâfirlerin Cehennemde sonsuz kalmayacağını söyleyen bir mezhepsizden nakiller yaptığı kâfi gelmiyormuş gibi bu mezhepsize ŞEYHÜLİSLÂM unvanını da vermiştir, Türkiye'de mezhepsizlere bu kadar rağbet edilişine hayret ediyoruz.

Sayfa 95 de kötü neşriyatın tesirlerinden bahsedilerek deniliyor ki :

«Ahlâkın çökmesi, millî rûhun sönmesi, dinî inançların kopması ve neticede millî varlığın sarsılması ve belki yıkılması için kâfi sebeplerdir.»

Din, ahlâkı ve faideli olan her şeyi içine almıyor mu? Dinî inançlar koptuktan sonra artık ahlâk veya başka faziletler hiç kalır mı? Din ahlâktan ayrıymış gibi böyle cümleler nasıl kurulur hayret ediyoruz? Bazı mezhepsizler mecmualarına dinî, ilmî, fennî, ahlâkî gibi isimler takıyorlar. Sanki din bunlardan ayrıymış gibi. Celâl Hoca da bu tip kitapları çok okuduğu için tesir altında kalmışa benziyor.

Sayfa 90 da âyet-i kerîmede geçen CİLBAB kelimesi, boyun, omuz, yaka ve göğüs kısımlarını kapsar şekilde olan baş örtüsüdür, şeklinde tefsir edilmiştir. Biz bir şey demiyoruz, fakat bazı hocaların talebeleri duyarsa çarşaf diye niçin tefsir etmedi diye söylemediklerini bırakmazlar.

Harâmları  sayarken kahveye ve tömbekiye şaraptan kötü demediğiniz için Mehmed Efendinîn talebeleri de kızar size.

Sayfa 163 de müftünün müctehid olmasının gerektiğini yazıyor Hazret-i müellif. Sayfa 164 de aynen şöyle diyor:

«Bugün hakiki mânasıyle müfti yoktur, varsa da parmakla gösterilecek kadar azdır.»

Birinci cümlesi doğrudur, fakat ikinci cümlesi yanlıştır. Hazret-i müelliften az olan müctehid müftileri parmakla göstersin de biz de tanıyalım. Bu müctehid müftüler mezhebde mi müctehid, yoksa mutlak müctehid midir? Bakıyorsunuz Hazret-i müellif, Mevdûdî'yi, Ebû Zehra'yı, Hamidullah'ı parmakla gösteriyor mu, işte o zaman seyreyle cümbüşü.

Sayfa 165 ve 166 da fırka-i mucessimeden olan mezhepsiz İbni Teymiyye kadılar meclisinde bulunduğu sırada bir kadının, İmâm-ı Züfer'in kavliyle hükmettiği halde Allah'ın hükmüyle hükmettiğini söylediği ve tasavvuf düşmanı İbni Teymiye'nin de bu Allah'ın hükmü olamaz, Züfer'in hükmüdür dendiği rivâyet edilmiş, mezhep düşmanı İbni Teymiye'ye burada da Şeyhülislâm unvanı verilmiştir. İbni Hacer-i Mekkî hazretlerinin fetvasına göre İbni Teymiyye'ye Şeyhülislâm diyen kâfir olur.

İctihad kuvvetli zandır, mukallidin ona uyması vacibdir. Her mukallide göre mezhebinin hükümleri Allahü teâlânın hükümleridir. Biz Hanefî mezhebinin gereklerini yapınca İmâm-ı Â'zam'ın buyurduklarını değil Allahü teâlânın emirlerini yapmış oluyoruz. Dolayısıyle Kadı da Allahü teâlânın emriyle hareket etmiş oluyor. Hazret-i müellifin İbni Teymiye'nin sapıklıklarını yazmaktaki maksadı nedir ki? Zannımızca o sözleri benimsiyor. Benimsemese altına bir not bırakırdı. İleride gelecek, bazı müctehid imâmların beğenmediği ictihadlarma nasıl saldırıyor göreceğiz inşâallah.

Hüccetülislâm tabiri dinîmizde bir unvandır, İmâm-ı Gazâlî hazretlerine verilmiştir. Kalkıp da Allâme İbni Âbidîn gibi bir zata hüccetülislâm demek uygun olmaz. Bunun gibi İmâm-ı Rabbânî unvanı da Müceddid-i elfi sânî Ahmed Farukî Serhendi kaddesallahü teâlâ sirrehül aziz'e ait bir unvandır. Bu unvanı da kalkıp başka birisine veremeyiz. Hal böyleyken, Hazret-i müellif kalkıyor, Cevabüssail kitabının 69. sayfasında bildirildiği gibi şiîlerin zeydi fırkasından olan, taklîdi harâm sayan Şevkâni isimli mezhepsize sayfa 186 da İmâm-ı Rabbânî Muhammed Şevkâni tabirini kullanıyor. Hayrettin Karaman bile bu kadarını yapmamıştı. Karaman, Hazret-i müellife göre daha insaflı demiyelim de daha kurnazdır. Çünkü Karaman, Şevkâni'nin önceleri şiî olduğunu fakat sonunda sünnî olduğunu söylüyor. Hazret-i müellif ise böyle sapık bir kimseye İmâm-ı Rabbânî unvanını veriyor.

Hazret-i Müellif, sayfa 188 de katmerli mezhepsizlerden M. Sıddık Han'dan şöyle bir nakil yapıyor:

«Ben, içtihâdı taklîd yoluyla mütalâa edenlerin bu tarz iddiasını küfran-ı nimet sayıyorum. Çünkü böyle bir iddiada bulunanların bizzat kendileri ictihad edecek, edilleden ahkâm çıkaracak seviyededirler. O kadar ki, Resûlüllah'ın Mekke'de bulunan Kadısı İtab b. Musa el Eş'arî, başka yerde kadılık yapan Muaz bin Cebel, Hazret-i Ömer ve Hazret-i Osman devirlerinde kadılık yapmış olan KADI ŞÜREYH, belki istinbat yollarını bunlar kadar bilmezlerdi diyebilirim.»

Hazret-i müellif bile bu ifadeyi benimsemiş görünüyor, Sıddık Han'ın ağzının üstüne vurmuyor

Şunu hemen bildirelim ki, Eshâb-ı kiramın tamamı müctehid idi. Kadılık yapanların ise elbette ilimleri daha fazla idi. Hiç bir müctehidin Eshâb-ı kiramın seviyesine çıkamayacağında âlimler söz birliğinde bulunmuşlardır. Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellemin kadısından daha bilgili müctehid olmadığı halde mukallidleri en yüksek insanlardan üstün tutuyor. Eshâb-ı kirama böyle saldırılıyor. İki de delil eklemişler. Birisi tebliğ edilenin tebliğ edenden daha anlayışlı ve bilgili olabileceği, ikinci delil de yine aynı mânada tebliğ edenin daha anlayışlı kimseye tebliğ edebileceği hakkındadır. Bu hadîs-i şerîflerin hangisinden şimdiki mezhepsizlerin Eshâb-ı kiramdan daha bilgili olacağı çıkarılıyor ki? Adam ictihad etmiyor, M. Sıddık Han isimli mezhepsiz çıkıyor, sen Resûlüllah'ın kadısından daha bilgilisin haydi ictihad et diyor, bu ne biçim edepsizlik? Sıddik Han'ın edepsizliği bir tarafa bu saçmaları Celâl Hoca niçin kitabına alıyor onu merak ediyoruz.

Sayfa 187 de yine ictihad kapısı kurcalanıyor. Ne içtihâdı yapacaksanız yapın, kapıyı size açtık, yeter bu kapı ile uğraşmanız, ictihad kapısının her zaman açık olduğuna dair iki hadîs-i şerîf naklediliyor. Bunlardan birisi Muaz bin Cebel radiyallahü anha ictihad etme yetkisini verdiği hadîs-i şerîf, ikincisi de ictihad edenin isabet ederse iki hatâ ederse bir sevap alacağına dair olan hadîs-i şerîf. Neymiş bunlar ictihad kapısının daima açık olduğuna delilmiş. Hayret etmemek imkânsız.

Müctehid yetişmediğinden ictihad kapısı kendiliğinden kapanmıştır. Sonra ictihad edilecek konu da yoktur. Kemdini İmâm-ı Â'zam seviyesinde görenler ictihad yapsın. Fakat Sıddık Han gibi siz niye ictihad yapmıyorsunuz diye mukallid âlimlere çatmasın. Karagülle'nin ictihadlarını gördük. Düşük faizlere cevaz veren naylon müctehidlerin ictihadlarını da gördük. Bakalım yenileri ne yapacak.

Hazret-i Müellif, sayfa 195 de şöyle diyor:

«İhtilâfa düşülen mes'elelerde bir çekişme ve fitneye sebep vermeden Allah'ın kitabına, Resûlüllahın sünnetine dönmek lâzımdır. Eğer Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız yol budur.»

Evet Hazret-i müellif, bir Hanefi mukallidi olarak diyoruz ki kadına dokunmak abdesti bozmaz, Şafiî mezhebindeki mukallid de diyor ki bozar. Biz diyoruz ki kan çıkınca abdest bozulur, Şafiî mezhebindeki şahıs diyor ki bozulmaz. Lütfen kitab ve sünnete dönerek bu ihtilâfımızı hallet, Nedir sizin bu kitap ve sünnet diye tutturmanız. Kendiniz demediniz mi, bugün yer yüzünde kitab ve sünnetten anlayacak müftü yoktur diye, veya varsa parmakla gösterilecek kadar az diye. Onları da bize göstermeden kitabı tamamlamışsınız. Mezheplere bağlamak Kitab ve Sünnete dönmek demek değil midir? Öyle ise ne diye kitab ve sünnete dönmekten bahsedilir?

Kıyas ile amel etmeyi caiz görmeyen Zahiriyye mezhebini tenkid bâbında şöyle diyorsunuz :

«Bize göre bu isabetli bir görüş değildir. Çünkü Kitab ve Sünnette delili bulunmayan bir hükmü ve meseleyi kıyas yoluyle hükme bağlamak mümkündür ki bu da kitap ve sünnetin haricinde sayılmaz.»

Hazret-i Müellifin bize göre ifadesini kaldırırsak bu sözüne ne denir? Bize göre demek, biz de müctehidiz demek anlamına gelir. Burada bu anlama gelir. Ehl-i sünnet âlimlerine göre bu görüş isabetsiz denseydi ne kadar güzel olurdu. Hazret-i müellif burada kıyası Kitab ve Sünnetin haricinde saymadığı halde, başka yerde Kitab ve Sünnetten bahsediyor. Ve sayfa 204 de mezhepsiz M. Sıddık Han'dan şöyle bir nakil yapıyor:

«Kendi İmâmlarının görüş ve içtihâdını kitab ve sünnete tercih eden yani Kitab ve Sünnet yerine İmâmının görüşüne bağlanıp sadece onu taklîd eden mukallidin, Kitab ve Sünnetle alay edeni alaya aldığı meclis de yukarıda bahsedilen meclislerden farksızdır. Çünkü mukallidin elinde kala kala MEZHEBİMİZ İMÂMI ŞÖYLE DEDİ, ONA UYANLARDAN FALAN ADAM DA ŞÖYLE DEDİ sözleridir. Onun ele aldığı mesele hakkında biri Kur'an ile istidlal ederse buna dayanamaz ve o adamın sözüne, istidlaline baş kaldırıp kıymet vermez. Bu da Allah'ın kitabiyle bir nevi istihzadır, onun kadrini küçümsemedir.»

Hemen aşağıda ise böyle bir istihzanın küfür olduğunu, böyle bir kimsenin yanında oturmak bile küfür olduğu bildiriliyor.

Sıddık Han kendi ifadesiyle bir mezhebe bağlanmayı uygun bulmuyor. Tek kelimeyle mezhepsiz.

Şimdi bu mezhepsizin azim hatâlarına, vehhâbi metoduna gerekli cevabı verelim:

Mezhepsiz Sıddık Han, bir mezhebe bağlanmayı, bir İmâma bağlanıp onun ictihadıyle hareket etmeyi Kitap ve Sünnetle alay mânasına alıyor. Ve İmâmın mezhebini Kitab ve Sünnete tercih etti sanıyor. Biz diyoruz ki, biz Kitab ve Sünnetten anlıyamayız, Kitabı ve Sünneti çok iyi anlayan mezhep İmâmımız bizlere oradan hükümler çıkarmış biz onlarla amel ederiz. Bu da Kitab ve Sünnetle ameldir. Kitab ve Sünnetle âmel edeceğiz diye kendi kafamıza göre Kitab ve Sünnetten hüküm çıkarmaya çalışırsak maazallah senin gibi mezhepsiz oluruz Sıddık Han.

Böyle bir mukallid, Kitab ve Sünnetle amel edeni alaya alıyormuş. Biz hangi müctehidi, hangi mezhep İmâmını Kitab ve Sünnetle amel ettiği için alaya aldık? Mezhepleri bırakıp yetkisi olmadığı halde ben mezhep hükümleriyle değil de Kitab ve Sünnetle amel ediyorum diyen mezhepsizlerle elbette alay etmemiz, onlarla mücadele etmemiz lâzımdır.

Bir mes'ele hakkında mezheplerin belli bir ictihadları varken, mezhepsizin biri bunlarla amel etmeyip Kur'anla istidlal ederse, mukallid buna dayanamazmış, bu ise Allah'ın kitabı ile bir nevi istihza imiş. Mezhepsiz Sıddık Han'a soruyoruz, Allah'ın Kitabı varken ne diye milyonlarca hadis-i şerîf varid olmuştur? Herkes Kur'ânla istidlal edip kafasına göre hareket edeydi ya...

Mezhepsize diyoruz ki, sen Kur'ân'dan Hadîsten bir şey anlamazsın, belli bir mezhebe gir, onun hükmüyle amel et. Fakat mezhepsiz bu sözümüze sen mezhebin hükümlerini Allah'ın kitabından üstün tutuyorsun, onunla istihza ediyorsun diyor. Ve bu harekete küfür diyor, böyle mukallidin yanında oturmak bile küfürmüş. Vehhâbiler Ehl-i sünnete kâfir diyorlardı, demek onlara Sıddık Han öğretmiş, veya diğer mezhepsizler öğretmiş.

Sıddık Han'ın mezhep mensuplarına böyle saldırmasını yadırgamıyoruz, çünkü mezhepsizin başka işi nedir? Fakat Hazret-i müellif bu gibi Ehl-i sünnete tamamen zıt, mezhep taklîd etmeyi küfür sayacak kadar ileri giden böyle bir mezhepsizin yazılarını hüccet gibi nasıl kitabına alır, işte onu merak ediyoruz. Halbuki sayfa 207 de Celâl Hoca şöyle diyor:

«İçtihâda ehil olmayanların buna ehil olanları taklîdi vacibdir.»

Taklîd vacip olduğuna göre niye bizi küfürle suçluyor bu mezhepsiz Sıddık Han? Niye Celâl Hoca bu yazıyı kitabına alıyor?

İmâm-ı Şafiî'nin fâsığın imâmetini caiz görüşüne hayret eden Ibnül Arabi hazretleri şöyle buyurmuş :

«Güvenilip de kendisine bir dane bile emanet edilmeyen kimseye kantarlar ağırlığınca din nasıl emanet edilir?»

Hazret-i Müellif de Şeyh-i Ekber Muhiddin Arabi hazretlerinin bu ifadesine kızarak şöyle diyor:

«Bize göre, İbnül Arabi'nin bu hayreti yersizdir.»

Ah Celâl Hoca ah, bize göreyi aradan bir çıkarsanız, kendinizi ne zannediyorsunuz da arada bir kendinizi ortaya atıp bize göre böyle, âciz kanaatimiz böyle gibi ifadeler kullanıyorsunuz? Fâsığın imâmetinin caiz olup olmadığı hakkında fakihler, müctehidler gerekli ictihadlar yapmışlardır, siz kendinizi bu araya sokmasanız daha iyi olmaz mı acaba?

Hazret-i müellif İbni Arabi hazretlerine cevap olarak şu hadîs-i şerîfi delil olarak yazıyor:

«Her iyi ve kötünün arkasında namaz kılınız.»

Halbuki bu hadîs-i şerîfi müfti-yüs-Sekaleyn Ebû Suûd Efendi şöyle izah ediyor: Bu hadîs-i şerîf cum'a kıldıran valiler içindir. Cami imâmları fâsık olursa arkasında namaz kılınmaz.

Bilindiği gibi fâsık, açıktan günah işleyen kimsedir, yani içki içen, zina eden, kumar oynayan, faiz yiyen kimselerdir. Böyle fâsıklarm arkasında namaz kılınamıyacağını Ebû Suud Efendi fetvalarında bildirmektedir. İbni Abidîn'in naklîne göre ise böyle fâsıkların arkasında namaz kılmak kerahaten caizdir. Şu halde fâsıkların arkasında namaz kılmamak uygun olur. Biz İmâm-ı Şafiî hazretlerinin içtihâdı için bir şey diyemeyiz. Biz mukallidiz, mukallid bile olmasak, müctehid bile olsak, onun içtihâdı öyledir, dil uzatılmaz. Müctehidlerin ihtilâfı rahmettir. Rahmete söz söyleyenin dili kopar. Biz herhangi bir müctehidin içtihâdının Kitab ve Sünnete uymuyor diyecek kadar mezhepsiz değiliz elhamdülillah.

İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Şafiî ve Küfe âlimleri ölümle tehdid edilip küfre zorlanan kimsenin dil ile küfrü kabul etmesinde bir beis olmadığı içtihâdını koyarken, İmâm-ı Muhammed, bu kişi müslüman ise de zahiren mürted olmuş sayılacağından hanımı boş düşer şeklinde ictihadda bulunmuştur. Zahiren mürted olduğu için ölürse namazı da kılınmaz, babasına varis de olamaz, buyurmuştur.

Bize göre diye konuşan Hazret-i müellif, İmâm-ı Muhammed'in bu içtihâdına şöyle saldırıyor:

«Hemen ifade edelim ki, İmâm-ı Muhammed'in görüşü, Kitab ve Sünnete uymayan bir görüştür.» (S. 316)

Yukarıda arzettik, müctehidin içtihâdına böyle itiraz edilmez diye. Fakat Hazret-i Müellif İmâm-ı Muhammed'i yıldırım gibi çarptı. Acaba bizi de çarpar mı ki?

İmâm-ı Muhammed'in içtihâdı, İmâm-ı Â'zam'ın koyduğu usule uygundur. Çünkü Hanefi'deki usûle göre talâk-ı mükreh, yani bir kimseye hanımını boşa diye zorlasalar o da korkudan boşasa hanımı boş olur. Bir kimse şakadan bile olsa ben komünistim dese o kimse mürted olmuştur. İtikadda ve talâkta, nikâhta şaka yoktur. Bu husustaki Hadîs-i şerîfi de Hazret-i müellif kitabına almıştır. (S. 317)

Tersine bir kimse kâfir olduğu halde, münafık olduğu halde müslüman görünüp namaz kılsa ve diğer ibadetleri yapar görünse ona müslüman muamelesi yapılır. Şerîat zahire göre hükmeder. Zahiren mürted olan kimseye de mürted muamelesi yapılır. Mürted olan kimsenin hanımı da boş olur, namazı da kılınmaz, vâris de olamaz.

Celâl Yıldırım sanki Kitab ve Sünneti hep biliyormuş gibi, İmâm-ı Muhammed'in görüşü Kitab ve Sünnete aykırıdır demesi, kendisinin müctehid olmadığını yani Kitab ve Sünnetten anlamadığını göstermektedir.

Sayfa 250 de Ümm-i veled bir cariyenin Peygamber aleyhisselâma sövdüğü ve bu cariye hakkında «Şahid olun ki o kadının kanı hederdir.» hadîs-i şerîfi anlatıldıktan sonra Hazret-i müellif şöyle bir rivâyet naklediyor:

«Â'mânın yanında söylenen söze benzer bir söz Muaviye'nin meclisinde söylenmiş, fakat Muaviye buna ses çıkarmamış.»

Â'mânın yanında Peygamber aleyhisselâma sövülmüştü, bilindiği gibi bu küfürdür. Buna rızâ gösterenler de kâfirdir.

Celâl Yıldırım acaba bu rivâyeti niçin nakleder? Hem Hazret-i Muaviye radıyallahü anh'a Hazret-i kelimesini bile kullanmaktan niçin kaçınmıştır? Kendisine Hazret-i denince onu kitabının baş sayfasına koyar da Hadîs-i şerîflerle övülen bir sahabi için niçin Hazret-i kelimesini kullanmaktan kaçınır. Acaba böyle bir rivâyetin aslı olup olmadığına bakmadan niçin rivâyet eder? Gayesi Hazret-i Muaviye radıyallahü anh'ı şaibe altında mı bırakmak istiyor? Anlatılış şekline göre küfre rıza küfürdür. Maksadını niçin açıklamamıştır? 12. sayımızda belgeleri ile açıkladık. Hazret-i Muaviye radıyallahü anh'a dalâlette idi diye şetmedenlerin zındık olduğu, katledilmeleri gerektiğini sahih kaynaklara istinaden nakletmiştik. Sözü hüccet âlimlerin ictihadları varken Abbasî tarihçilerinin uydurmalarına inanmak ehl-i ilim ve ehl-i insafın işi değildir.

Sayfa 322 de yine Prof. M. Hamidullah'tan nakiller yapılmış, sanki sözü hüccet gibi. Mösyö şöyle diyormuş : (Kölelik hakkında)

«İlk müslümanlar, bütün dünyada yaygın bulunan bu eski müesseseyi sadece almışlar, bunu icad etmemişlerdir. İslâmiyet nezdinde kölelik, ne bir cezalandırma ölçüsü, ne de iktisadî gayelerle istifade edilen basit bir askeri ganimettir.»

Mösyö Hamidullah nakil yapmıyor, kendi kafasından konuşuyor. Mösyönün galiz hataları nelerdir?

1 — Köleliği müslümanlar ortaya çıkarmamış, zaten varmış da ilk müslümanlar her tarafta yaygın olan bu köleliği sadece almışlar.

Ne demektir bu? Kölelik iyi bir şey midir, kötü bir şey midir? Hamidullah'ın anlatışına göre kötü olması gerekir. Kötü olan bir şey hiç alınır mı? Sonra ilk müslümanlardan kastı kimdir? İlk müslümanların böyle kötü olan bir şeyi almaya yetkileri var mıdır? O zamanlar zina, içki ve faiz de oldukça yaygındı fakat hiç birini almadılar. İlk müslümanlar tabiri affedilmez bir suçtur, ilk müslümanların başı Peygamber aleyhisselâm idi, o ne emir buyursa öylece hareket edilirdi. Hiç onu hesaba katmadan ilk müslümanlar tabirini kullanmak Peygamber aleyhisselâmı nazarı itibare almamak demek değil midir?

Kötü olan bir şeyi ha alınmış ha ortaya çıkarılmış arasında çok az bir fark vardır. Kötü bir şeyin yaygın olması bir mazeret midir? Köleliğe şeriat müsaade etmiştir. Eğer kölelik kötü bir şey olsaydı, Allahü teâlâ bunu yasaklardı, içkiyi ve faizi yasakladığı gibi. Demek kölelik müessesesini ilk müslümanlar değil, Cenâb-ı Hak almıştır. Ancak dinîmizde köle âzâd edilmesi büyük bir ibadettir, kölelere iyi muamele emredilmektedlr.

Mösyönün ilk müslümanlar tabirini kullanması vahyi inkâr anlamına gelir, ilk müslümanlar tabiri yerine, Allah'ın emriyle Peygamber aleyhisselâm köleliği almıştır diyemez miydi? İlk müslümanlar aldı demek, bunun içinde Peygamber tabiri yok, Allahü teâlânın emri yok. Zâten Hamidullah'ın koskoca kitaplarında dinîmizin vahy-i ilâhi olduğuna dair hiç bir ibare yoktur. Mösyö yukarıdaki satırlarını aldığımız İslâm Peygamberi isimli kitabında Peygamber aleyhisselâm için «kırk yaşına gelince kavmini ıslâha çalıştı.» ifadesini kullanmaktadır. Kırk yaşına girince Cenâb-ı Hak onu Peygamber olarak gönderdi demekten şiddetle kaçınmaktadır.

Necip Fazıl'ın «dalâlet kumkuması ve baidullah» dediği bu adamdan niçin sözü hüccet gibi nakil yapılır hayret ediyoruz.

Sayfa 324 de Hamidullah şöyle diyor:

«Bugün dünyada kölelik müessesesi bulunmadığı için bahtiyarım.» .

Demek ki köleliği çok büyük bir zulüm olarak görmektedir. Evet öyle denirse bu söz Cenâb-ı Hakka kadar gider. Çünkü köleliğe Allahü teâlâ müsaade etmiştir.

Mr. Hamidullah köleliğin bulunmadığına seviniyor. Dünya bütün dinsiz olmuş ona üzülmüyor da... Keşke herkes müslüman olsa da bütün insanlar köle olsaydı. Bilindiği gibi insanlar kuldur, yani köledir. Biz Allahü teâlânın kölesiyiz. Bilindiği gibi müslümanlar köle olarak alınmıyor. Harbde kâfirlerden esir olarak alınan kimseler köle oluyordu.

Acaba Celâl Hoca, Hamidullah'ın bu görüşlerine; katılıyor mu? Katılmasa kitabına almazdı. Bu sözleri kabul ettiğini kendisi de açıklayarak sayfa 325 de şöyle diyor:

«Âyet-i kerîmenin iniş sebepleri de bütün bu mâna ve izahları kuvvetlendirmektedir.»

Bu izahlardan maksat, Hamidullah'ın izahlarıdır. Çünkü, Hamidullah'ın yazısı biter bitmez bu hükme varıyor Celal Yıldırım. Hükme varmak, ne Celâl Hocanın işidir, ne de bir başkasının. Kölelik hakkında hükümler verilmiştir. O nakledilseydi daha uygun olmaz mıydı?

Kitabın adı «Mezhep İmâmlarının Görüş Farkları» olduğu halde, Mevdûdî gibi mezhepsizlerden nakiller yapılmış, acaba bunları da mezhep İmâmı mı kabul edilmiştir? Şevkâniler, İbnülkayyimler, Sıddık Hanlar dört hak mezhep mensupları için delil olmayacağına göre niçin alınmıştır merak ediyoruz.

Celâl Yıldırım'a da Karaman ve Gürtaş'a verdiğimiz hakkı veriyoruz. Sorduğumuz bütün suallere cevap verirse yazılarını memnuniyetle neşredeceğimizi beyan ediyoruz. Allahü teâlâ hakkı hak bilip ona tâbi olan, bâtılı bâtıl bilip ondan kaçan kullardan eylesin. Âmin.